Bu yaz aylarında hep söylenmek geçiyor içimden. Şikayetlerim bitmiyor. O yüzden pek yazmayayım diyorum. Arabesk havamdayım yani. Rüyalarda bile kendimi, tepemde alay edercesine neşeli ve parlak güneş, arap yarımadasının sıcak ve beyaz kumlarına batmış debelenip dururken görüyorum. Sıcak ülkelerin edebiyatçıları ne zaman ve nasıl yazıyorlardı? Sıcağa karşı bağışıklık kazanmak mümkün mü? Sıcağa karşı aşılanmak mümkün olsa kesin en önce yaptıranlardan olurdum.
Uzak ülkelerde yaşayan arkadaşlarım birer birer ülkeye akın etmeye başladılar. Her biri ile görüşemesem bile aynı topraklara ayak basıyor olmak beni mutlu ediyor. Neden bilmem. Bazen durup, aynı anda aynı güneşin batışını, aynı ayın doğuşunu seyrediyor olduğumuzu düşünüp kendimi onlara daha bir yakın hissediyorum.
Tatil vakti geldi. Bu cumartesi Kuşadasına doğru yola çıkıyorum. Lap top hala yapılamadığından en iyisi dönüşe kadar dükkanı kapatmak. Belki de bilgisayarsız geçirilecek bir tatil, düşündüğümden de faydalı ve dinlendirici olabilir. Bugün biraz daha kitap depoladım.
Önümüzdeki ödevin konusu ağlamaklı bir öykü yazmak. Öyle kararlaştırdık. Daha doğrusu öykünün içindeki kahraman ağlıyorum demeden okuyucuya ağladığını belli edecek. İşin raconu metnin içinde ağlama fiili ya da kelimesi geçmeyecek. Kahramanım sevinçten ya da sinirden ağlamak dışında üzüntüden nasıl ağlar şimdilik ben de bilmiyorum. Keşke Baba ve Oğul filmini seyretmiş olsaydım. Belki biraz feyz alırdım. Malesef benim tarzım daha çok Avrupa Yakası.
İşte tatilde bol bol buna kafa yoracağım. Neyse herkese iyi tatiller diliyorum. Dükkan kapalı. Zaman zaman internet kafeye gidip açabilirim. Belli olmaz. O da sürpriz olsun. Şimdilik sonbahara kadar hoşçakalın.
07 Temmuz 2009 Salı
Öldüm Bittim Perişanım
05 Temmuz 2009 Pazar
Oscar ile Sibel
"Amma nazlandın be, kızım", dedi Oscar, Sibel’e, olumlu bir işaret beklentisi içinde, bir de bakış attı şöyle, manidar, manidar. Günlerdir ikna etmeye çalışıyor, türlü maskaralıklar yapıyordu. Amma velakin, karşı taraf nuh diyor, peygamber demiyordu. Altı, üstü bir seyahatti işte. Çok mecbur kalmasa istermiydi. Bir he dese, ne güzel olacaktı. Hem işler tıkırında giderse, o da nasibini alırdı elbet.
“Bak kızım, tek yapacağın iş, yanımda olmak, beni sevdiğini ima etmek, bu zor günlerimde beni yalnız bırakmak istemiyormuşsun gibi görünmek, falan, bir müddet sonra ortadan kaybolursun, anlaştık mı?”
“Valla sen manyaksın, hayatımda böyle bir şey duymadım, hem nasıl olur da, bunu bana teklif edersin, bir de çocukluk arkadaşı olacağız, yazıklar olsun sana” dedi Sibel, şaşkın, anlamaya çalışıyordu. “Bir kere bizi görür, görmez hemen anlarlar, nerden çıktı geldi şimdi bunlar diye, garanti, rezil olacağız, anlaşılan heyecan lazım sana!”
“Bu konuda haklı olabilirsin, bak, her şeyi kafamda planladım, ayarlamaları da ona göre yaptım, ama, son anda diğeri beklenmedik bir pürüz çıkardı, bir şey diyemem, biliyorsun, yoksa seni bu kadar yormazdım, gerçi bu, senin içinde iyi bir fırsat, kaçırma, değerlendir derim, taş atacaksın da elin mi yorulacak, ikimiz için de bir dönüm noktası olacak işte, çok düşündüm ben, merak etme. Berlin, yeni umutların başlangıcı, bir hayal şehri, bir orta dünya gibi kazınacak belleklerimize…”
“Sadece yanında dururum, başka hiç bir şeye karışmam.”
“Merak etme sen…”
“Sadece bir hafta, baştan anlaşalım, en fazla iki, şimdiden kafana koy bunu, sonra dönmem lazım, işlerim var. Gerisini sen tamamlarsın, beni yok bil.”
“Merak etme sen…”
“Masraflara da karışmam bak, metelik çalışmaz, kahve paramı bile sen çekersin, aşna, fişne işlerini de ben gittikten sonra halledersin, gözümün önünde istemem, iki gün paso alış-verişe çıkarım, paketleri sen taşırsın, işim var falan anlamam, ayyy, şimdiden içimi daral bastı, yine benim başımı belaya sokacaksın eskisi gibi .”
“Merak etme sen…”
“Hayır!”
Sibel, yine de dayanamayıp son anda Oscar’ın peşine takıldı ve onun yanısıra Berlin’e doğru yola çıktı. Kararsızlığı yüzünden son ana kaldılar ama, en nihayetinde alelacele uçağa atlayarak, ileride onlara bu mecburi geçiş sürecini simgeleyecek olan ve orta dünya ismini taktıkları şehrin hava alanına indiler. Otele girer, girmez, soluklanmaya bile vakit bulamadan hemen bir taksiye bindiler. Kilisede yapılan cenaze törenine ucu, ucuna yetiştiler. Öncelikle sessiz sedasız, en arkadaki boş sıralara yerleştiler, sonra da merhuma son vedayı yapmak üzere kuyruğa girdiler. Sıra kendilerine gelince, Oscar beklenmedik bir şekilde hıçkırıklara bürünerek tabutun üzerine kapandı, kaldı, kalkmakta geçikince de yavaş yavaş tüm dikkatleri üzerine topladı, ve merhumun siyahlar içerisindeki kırk, kırk beş yaşlarında, oldukça balık etli, çirkin ama bakımlı ve bundan böyle de zengin olan dul karısı gelip olaya el koyana kadar da kalkmadı. Görünüşe bakılırsa tesellisi zor acılar içindeydi. Zengin dula bir müddet sıkı, sıkı sarıldıktan sonra, bir kolunda Sibel ve diğer kolunda dul, kilise kapısından ağlaya, sızlaşa çıktılar.
Zengin dul, yeni tanıdığı ve belli ki merhum kocasını çok seven, olasılıkla kocasının da çok sevdiği ancak uzakta olduğu için görüşemediği yakın akrabası olduğunu tahmin ettiği bu kişiyi evine davet etti. Olaylar, planlandığı gibi seyretti, zengin dul beklenmedik anda ortaya çıkan, kimsenin tanımadığı bu akrabanın yardımlarına sırtını çevirmek bir kenara dursun, içten, içten memnun oldu.
"İşte istediğin oldu, ben üzerime düşeni yaptım, evlenip biran evvel mirasa konmak sana kalmış artık, yarın dönüyorum," dedi Sibel, içi burkuldu, bunca yıllık kankasını kendisinden oldukça büyük ve çirkin başka bir kadına teslim etmek bir anda zor geldi. Bu arada Oscar, kendi valizini de çoktan hazırlamıştı bile.
"Beraber dönüyoruz", dedi Oscar. Onun şaşkın bakışları altında kahkahalarla gülmeye başladı.
"O kafanın içinde neler dönüyor anlayamıyorum, her şey bir oyundu, bunca yolu, stresi işte bunun için sana yaşattım demeye getiriyorsan, gerçekten delisin sen."
“Seneler önce bir hikaye okumuştuk, hatırlarsın, bizim çocuklar yapamazsın dediler, yaptım, seni ikna edemeyeceğimi söylediler, ettim, ve sen de yanımda gelerek beni sevdiğini kanıtladın, şimdi de sıra bende, ne dilersen dile benden.”
Sibel muzur bir şekilde güldü, Oscar’a git onunla evlen dedi.
04 Temmuz 2009 Cumartesi
Beşi Bir Yerde Seçme Saçmalar
Bu şekilde kısa kısa maddelerden oluşan bir gönderi yapma fikrini severek takip ettiğim bloglardan Swirly Girl'de buldum. Genelde her cuma günü "Five Things" olarak adlandırdığı kısa haberler içeren bir gönderi yapıyor. Çevirisi olarak Beşi Bir Yerde'yi uygun gördüm. Ancak bu kısa kısa notların altın değerinde olduklarını düşündüğüm sanılmasın endişesi ile yanına Seçme Saçmaları eklemeyi uygun buldum.
1- Fotograftaki köpeğin hikayesi inanılmaz. Geçen gün bahsettiğim arkadaş toplantısına giderken karşımdan 4-5 köpekten oluşan bir grubun sakin sakin geldiğini farkettim. Fotografta görülen beyaz köpek grubun hafif önünde yürüyor, diğerleri ise yarım beden arkasından seyirtiyorlardı. Sağımdaki inşaat kumuna kadar ilerlediler. Grup lideri konumundaki sakin sakin devam etti. Kum tepesinin üzerine tırmandı ve fotografta gördüğünüz biçimde yatarcasına uzandı. Diğerleri ise kumun alt kısımda aportta bekler şekilde durdular. Sıralandılar. Emre amade. Biraz bekledim. Bakalım toplantı başlayacak mı diye. Ama hiç bir değişiklik olmadı. Gördüğünüz gibi ekip başı umursamaz bir biçimde sağı solu seyrediyor. Diğerleri ise, malesef karenin içine almak aklıma gelmemiş, acemilik işte!, kumun bittiği yerde aşağıda el pençe divan bekleyip buna bakıyorlar.
2- Evdeki hamsterlar büyüyor. Yalnız yine yavrulardan bir tanesini yenmekten kurtaramadık. Bildiğiniz gibi babayı ayırmıştık. Bu sefer bir yavrusunu yiyen anne oldu. Sadece 3 yavru kaldı. İlk fırsatta fotograflarını çekeceğim. Diğer üçü bayağı büyüdüler. Ayrı kafese aktardığımız babanın durumu vahim. Kesin ve derin depresyonda. Sadece uyuyor. Tekerleğe bile bindiği yok. Ara sıra binerse tekerleğin içinde uyuyor. Yavrular yenmeyecek duruma gelir gelmez eşine geri vereceğim babayı. Acaba hamsterlar için de kısırlaştırma operasyonları yapılıyor mu? Aranızda veteriner olan var mı?
3- Geçen hafta bir arkadaşım 5 dakikada elle tedavi yöntemiyle burundan deviasyon ameliyatı olduğunu ve artık çok rahat nefes alabildiğini söylüyor. Olay şöyle geçmiş. Elle tedavi yaptığını söyleyen alternatif tıp uzmanı, Çin'de senelerce öğrenim görmüş bir profesör doktor, adını sormadım, işaret parmağını arkadaşımın deviasyon olan sol burun deliğinden taa kaş kemiğine kadar aniden sokarak yolu açmış. Kaş kemiğinin oralarda bir yerlerde bir kıtırtı duyan arkadaşım, parmağıyla diplerde bir şeyleri yerine oturttuğunu söylüyor. Bu işlemi yaparken kanama olmasın diye de omuzunda bir noktaya basarak tansiyonunu altıya düşürmüş. İyi cesaret değil mi? Benim ödüm kopardı.
4- Lap Top olmayacak gibi. Pazartesi gidip geri alacağım. Bu durumda bir yenisini almak vacip oldu. Malesef param yok. Her iki blog'unda yaz süresi boyunca kesintilere uğraması söz konusu. Bu kadar blog kuruluşu var, Bloxoo, Blog yazarları, Kadın blog yazarları, ayrıca bir sürü kadın dernekleri, Kagider falan. Aralarında para toplayıp bana bir lap top alamazlar mı acaba? Almışken bir de profesyonel bir fotograf makinesi alsalar. Gerisini ben hallederim.
5- Yaz için okuma listesi yaptım. Geliştirmeyi düşündüğüm deneme yazılarının konularını belirledim. Roman için bir ihtiyaç listesi çıkardım. Hep liste, liste. Günlük işler, takip listeleri, alışveriş listeleri falan hiç bahsetmiyorum. Hayatım listelerden oluşuyor. Liste çıkarmaktan iş yapmaya zamanım yok. İmdat.
03 Temmuz 2009 Cuma
Hayatın renkleri
Epey bir aradan sonra dün bir arkadaş toplantısına giderken yolda görüp güzelliklerine dayanamayarak fotografladığım ortancaları blogumda görmek beni çok mutlu etti. Evinde fazla çiçeği olmayan ben, çiçekli böcekli gönderiler yapmayı çok seviyorum. Tabii elimden geldiğince.
Arkadaş toplantısı derken, aslında ondan da öte bir toplantı vardı dün akşam. Sene başından beri devam ettiğim yaratıcı yazarlık atölyesinden edinmiş olduğum yeni arkadaşlar. Nasıl anlatsam öyle güzel bir duygu ki bu. Hepimiz çok farklıyız. Yaş olarak, geçmiş olarak, yaşantı olarak. Tek bir ortak noktamız var. Yazı.
Biraz da toplantının kendisinden bahsedeyim. Çünkü o da önemli. Edebiyat ya da yazı etrafında öylesine sohbet etmek için yapılmış bir toplantı değildi. Bizim atölyeden kalma bir alışkanlığımız var. O da şu; Murat Gülsoy her hafta bir ödev verir. Biz de o ödevi yapıp geliriz. Sınıfta okunur, tartışılır, geliştirilir, eleştirilir. O hafta kendi öykümüz okunmuş olsa da olmasa da hepimiz keyifle katılırız.
Haziran başı atölye tatile girince hepimizi bir korkudur aldı. Biz şimdi ne olacağız diye. Girişimci ruhlu olanlar sayesinde hemen bir grup oluşturuldu ve bu alışkanlığı haftada bir olmasa bile en azından ayda bir devam ettirelim dendi. Arkadaşlarımızdan birisi de bize ilk ödevimizi gönderince işte dün akşam yine kış aylarındaki gibi sınıfımızı kurduk, öykülerimizi okuduk, tartıştık. Ve çok eğlendik. Bu sefer sınıfın bir farkı vardı. Havuz başındaydık. Hem konuştuk, hem de yedik içtik. Daha nice toplantılara ve ödevlere diyerek ayrıldık.
Böylesine ortak bir nokta etrafında oluşturulan grupların çok eğlenceli olduğunu bilirim. Daha önceden de bir folklor grubum vardı, resim grubum vardı, bir ara el işi yapan bir grubum vardı, hatta zamanında altın gününe bile gitmişliğim vardır. Ama dün akşam net bir şekilde şunu anladım ki, hangi arkadaş grubu ile toplanırsanız toplanın, bu toplantının bir de teması olursa eğer, her şey çok daha keyifli oluyor. Ekipte dağılmalar, ikili, üçlü konuşmalar yaşanmıyor. Herkes herşeyden haberdar oluyor. Arada tek kalıp canı sıkılanlar olmuyor. Tam bir ekip ruhu keyifle sürüp gidiyor.
Kıssadan hisse dün çok güzel bir gün geçirdim. O hızla, dün sabahtan yazmış olduğum bir öyküyü bir derginin açmış olduğu temalı bir yarışmaya gönderdim. Ancak son teslim tarihini 2 gün geçmiş durumdayım. Değerlendirmeye alınmasını umutla bekliyorum. Yeni gelişmelerden haberdar ederim.
02 Temmuz 2009 Perşembe
Ve Durgun Akardı Hayat
Bir anda bütün salon ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı. Ben de kalktım. Sahnede performans gösteren sanatçı gerçekten görülmeye değerdi. Kendisine ayrılmış on beş dakikanın içerisinde sesinin en ince sopranodan, en kalın bas baritona kadar kademe kademe çıkışı mükemmeldi. Şimdiye kadar, başka hiç bir opera sanatçısında görülmemiş bir yetenek. Sesinin yükseldiği her bir perde de, sanki onun yerine ben, kimlik değiştiriyormuşum gibi yoruldum ve nefessiz kaldım.
Ara oldu. Haluk’la fuayeye çıktık. Çok fazla tanıdık var. Çoğuna uzaktan selam vermekle yetindik. Kalabalığı yararak Hülya’ların yanına yaklaştık. Hülya her zamanki gibi siyahlar içerisinde. Dekoltesine gözüm takıldı. Sarı saçlarını bir zamanların hollywood artistleri gibi yapmış. Dudaklarında da kırmızı ruju. Kahkahaları yarı yoldan duyuluyor. Keyfi yerinde. Kıpır, kıpır.
Yaklaştığımızı görünce durdu. Haluk’a dönerek, “Sonunda çıkarabilmişsin Sevgi’yi” dedi. “Evet. İkna etmesi kolay olmadı. Ama, eninde sonunda getirmeyi başardım. Etiyle, kemiğiyle karşında.” Haluk’un bu sözü üzerine bana bok yemek düştü. Sesim çıkmadı. Somurttum.
“Kitabı bitirebildin mi şeker? Heyecanla bekliyoruz. Arayı açtın bu sefer... Çok merak ediyorum, bu seferkinin konusu ne? Bari onu söyle.”
Yüzüne baktım. Sanki söylermişim gibi. Hülya’nın her seferinde aynı soruyu böyle ulu orta tekrar etmesi yok mu? Beni yine çileden çıkardı. Ne zaman söyledim ki. Bu kaçıncı kitap.
“İkinci perdenin başlamasına beş dakika kaldı.” Anonsu duyuldu. Oysa daha yeni çıkabilmiştik. Haluk öndekilere karışarak ilerledi. Biz Hülya ile geride kaldık.
“Neyin var? Bir tuhafsın, bu akşam.”
“Çöktüm” dedim. “Ama, bu sefer başka. Gerçekten tükendim. Ödüllü yazar olarak kitap yazmaya çalışmak bir işkence. Sırtımda beni ezen bir yük var sanki. En iyisini yazma saplantısı yok mu? Toparlanamıyorum. Tam oldu derken bir de bakıyorum ki, bütün yazdıklarımı yine yırtmışım. Haluk’a da çok acı çektirdim. Bir de şu kabus belası yok mu. Gecelerim de kalmadı.”
Soluklanmak için konuşmayı kestim. Sonra yeniden aldım. Bir an evvel içimdeki isyanı kusmak istiyordum.
“Dinle bak. Kitap piyasaya çıkmış. Benden fuarda on beş dakikalık bir tanıtım konuşması yapmamı istemişler. Salon kalabalık. Basın... yurt dışından gelen yayınevleri... okuyucularım... bir sürü konuk. Sahneye çıkıyorum. Yuhalamaya başlıyorlar. Gazetecilerden biri ödülü iade et diye bağırıyor. Her gece ter içinde uyanarak sabahı zor ediyorum. Sabah olduğunda ise bütün gece kabuslarla boğuşmanın yorgunluğuyla iki satır bile yazamıyorum. Kısır döngü işte.”
Rüyayı yeniden yaşamanın etkisi ile bir an sustum. Hülya tepki göstermedi. Psikolog mübarek.
“Geçen gün Dergi’den aradılar. Mehmet’in gençlik şiirlerinden oluşan bir dosya yapacaklarmış. Anısına iki, üç sayfalık kısa bir şey yazmamı istediler. Önce tamam dedim, şimdi ise pişmanlık içinde kıvranıyorum. Kitaba yoğunlaşmaya çalışırken, tam da sırasıydı. Ekrem’in oteline kapanmaktan başka çare kalmadı. Haluk şiddetle karşı koydu, ama...kabul etmek zorunda. Yoksa başka türlü bitmeyecek”
Ekrem’in oteli çam ağaçlarının arasında sessiz ve sakin bir yer. Sadece özel konuklara, dostlara açık olan, benim gibi bazı yazarların, yalnızlığı, sessizliği, doğayı sevenlerin uzun süre, hatta bazen bütün bir yıl kaldığı bir otel. Trenden indikten sonra yaylaya kadar bir, bir buçuk saat süren bir de araba yolu var. Ekrem, aynı eski günlerdeki gibi beni karşılamaya şöförle arabayı yollamış. Haluk ne derse desin kitap bitene kadar geri dönmeyeceğim. Irmak kıyısındaki uzun sabah yürüyüşlerine o kadar ihtiyacım var ki.
Otele girer girmez bagajlarımı resepsiyonun önüne atarak, her zamanki oda anahtarımı istedim. Resepsiyondaki şapşala Ayfer’ler burada mı diye sordum. Şimdi çoluk, çocuk buradaysalar tüm planlarım suya düşer korkusu içinde trende zor etmiştim sabahı.
“Malesef Sevgi hanım” dedi. “Okullar daha yeni açıldı sayılır. Bu sıralar gelemez onlar. Ama bahara ya da yaza muhakkak burada olurlar... yine hep birlikte güzel günler geçirirsiniz, inşallah.”
Kaskafalı. Sorduk sanki. Tahammülüm tükenmek üzere. Bir an evvel odama çıkıp, rahatlamak için tahta merdivenlere yöneldim. Bina eski bir taş yapı.Yörenin taşlarından ve odun karışımı otantik bir mimarisi var. Odaya girer girmez kapıyı ardımdan kilitledim. Burnumda tüten çam kokusunu ciğerlerime çekebilmek için dosdoğru dışarı çıkıntı yapan büyük balkona atıldım. Kapının geniş, sağ ve sol kanatlarını kendime doğru çekip, ardına kadar açarak duvara dayadım. Bunca yolu bu anı düşünerek gelmiştim. İki büyük adımda çamların ortasındaydım sanki. Uzun bir müddet gözlerimi kapadım ve iki kolumu yanlara doğru gergin uzatarak orada öylece durdum. Sadece alıp vediğim nefes, çamların hışırtısı ve derinden gelen ırmağın berrak sesini duydum. Bir de kış uykusna yatmayan kuşların ürkek şarkısı. Kendimi evimde hissettim. Kitabın en nihayetinde biteceğini anladım.
İleride ağaçların arasından görünen, ırmak kıyısındaki küçük tahta iskeleye bağlı mavi, yer yer boyaları dökülmüş kayığı hayal, meyal farkettim. Tepedeki karlar erimeye başlayınca ırmağın suları da azar. Gürültüsü taa buralara kadar gelir. Sabırsızlıkla bekliyorum o günleri. Aşağıya inip bakmak, suyun seviyesini ölçmek için can atıyorum. Aslında kayığı çoktan içeri almış olmaları gerekirdi. Önceki yazlarda o kayıkla, aşağı köyün başına kadar, ne gezintiler yapmıştık. Haluk’da vardı. Hülya’da. Aysel’lerde. Çok yakında tehlikeli olur kayıkla dolaşmak. Şelale başında kayığı kolay, kolay, hatta hiç durduramayabilirsin. İşte o kadar coşkulu akar bu ırmak. Zamanı gelince.
Yazabilmek için yine duygularımı sonuna kadar körükledim. Çok yorucu. Bu süreç biran evvel bitmeli. Her seferinde duygu seline kapılmaktan, dibi boylamaktan bıktım artık Bu kitapta daha da derine battım sanki. Biran gelip yeniden su yüzüne çıkacak gücü kendimde bulamamaktan korktum. Her şey sakinleşsin, sessizliğe bürünsün. Kulaklarımda sadece ırmağın geniş yatağından kayarak akan coşkulu sularının gürül, gürülü kalsın istiyorum. Huzur içinde dibine uzanıp, gözlerim açık, serin suların üzerimden akıp gidişini, suyun yüzeyinde ne varsa sürükleyişini seyretmek istedim. Bu kitap son. Yazmaktan, yazdıklarımı yaşamaktan yoruldum.
Haluk’un sesini kulağımın dibinde duyar gibi oldum.
“Son cümleni bulursun. Kitabın da biter. Ve, sen yine hemen bir sonrakinin konusunu düşünmeye başlarsın.”
Haluk da haklı. Her kitap sonrasında aynı şeyi söyledim durdum. Ama bu seferki gerçekten son.
Karlar yumuşamaya başladı. Mügeler çıkmıştır. Uzun zamandır oteldeyim. İyi çalıştım. Sabah yürüyüşlerim hariç, odamdan dışarı çıkmadım. Yemekleri bile odaya getirttim. Boşları almaya gelen oğlana kızdım bağırdım. Kızların temizlik yapmalarına izin vermedim. Ama bu akşam, yemeğe aşağı inmek istedim. Son basamağa geldiğimde ışıkların sönük olduğunu gördüm. Garip, ama üzerinde durmadım. Yemek salonuna körlemesine daldım. Aniden ışıklar yandı ve çığlıklar koptu. Bugünün doğum günüm olduğunu unutmuşum. Beni seven dostlarım, her ne kadar şu an pek umurumda olmasalar bile, sürpriz bir kutlama yapmayı düşünmüşler. Mistik bir büyü yapılmış havasına büründüm. Beni gafil avladılar. Aslında yazı sürecimin tam ortasında yapılan bu tarz kesintilerde sinir küpü olurum. Ama bu sefer sesim çıkmadı. Şaşırmış olmalılar. Sinirlenmeyişim kitabın sonuna yaklaştığımdan. Bilemezlerki... Sadece son cümleyi bulmak kaldı. İçim rahat. Nasıl olsa bulurum. Her zaman buldum.
Masanın ortasında beni bekleyen iki katlı muhteşem bir pasta var. Üzerinde hiç mum yok. Sönmüş mum kokusundan nefret ettiğimi unutmamışlar. Yan tarafta patlamaya hazır şampanya şişesi. Her şey mükemmel. Tavandan “Sevgi’ye mutlu yıllar” yazısı sarkıyor. Pencereler ve teras kapısının pervazları balonlarla süslenmiş.
Salona “Hapy Birthday” şarkısının melodileri yayıldı. Yavaşça ilerledim, şaşkın, gözlerime dolan yaşları geri itmeye çabaladım. Tam olarak engelleyemedim. Akmasalar bile parlayarak görüşümü bulandırdılar. Bu gibi durumlarda duygulanmaktan nefret ederim. Fazla ve gereksiz gelir. Otel’in sahibi, senelerin dostu sevgili Ekrem, bir anda lambadan yansıyan ışıkta parlayarak gözümü alan koca bıçağı pastayı kesmem için uzattı. Almakta tereddüt ettim. Sanki alırsam büyü bozulacak ve ben yine, kitabın sonunu getirmek için kendi kendimle cebelleştiğim duruma düşeceğim sandım. Hemen akabinde bitiş cümlem aklıma geldi. Ve durgun akardı hayat. Tereddütümü gören Ekrem, senin yerine keseyim mi diye sordu. Çığlık, çığlığa bir oda dolusu itiraz kopunca bıçağı elinden aldım ve pastayı kestim.
Odama ancak geç vakit çıkabildim. Hemen bilgisayarımın başına oturdum. Aklımdaki o son cümleyi toparlayarak kitabı bitirdim ve tümünü bir seferde bastırdım. Bitmişinden gurur duydum. En önemli yapıtım olacağını hissettiğim şey sonunda elimdeydi. Sayfalarını şöyle bir karıştırdım. Bu kitap aynı zamanda sonuncu dedim. Düzgün bir şekilde masanın üzerine bıraktım.
Yavaş adımlarla yeniden aşağı indim. Resepsiyon bomboş. Yemek salonunda kimsecikler yok. Ortalıktan el ayak kesileli epey olmuş. Yazarken saatin farkına varmamışım. Neredeyse birazdan şafak sökecek. Sessizce kapıdan çıktım. Gecenin serinliği alev alev yanan yanaklarıma çarptı. Kendime geldim. Sonunda bitirdim dedim. Çam kokularını içime çekerek ırmağa doğru yürüdüm. Bir müddet, küçük tahta iskeleye bağlı mavi kayığın suyun akışı ile yalpalanmasını uzaktan seyrettim. Bu sene kayığı çekmemiş olmaları ilginç diye düşündüm. İskelenin üzerinde yürüdüm. Ucuna gelince kayığın içine atladım. Dün akşamki doğum günü artıklarının arasında masanın üzerinde duran ve biraz önce otelden çıkmadan paltomun iç cebine attığım koca bıçağı çıkardım. Kayığı iskeleye bağlayan ipi kestim. Hemen hareket etti. Sendeleyerek burun kısmına ulaştım. Oturdum. Akıntıyla birlikte suyun içindeki çakıl taşlarının üzerinden hızla kayarken, gökyüzünde birer birer silinmeye başlayan yıldızları seyretmek için geriye doğru uzandım. Birazdan başlayacak sarsıntıları beklerken, gözlerimi yummuşum.
İstanbul, Şubat 2009
Sibel Kaçamak
01 Temmuz 2009 Çarşamba
Secrets of Lost
Dün bütün günüm Secrets of Lost adı altında kısa bir video'yu aramakla geçti. Bir kaç ay önce Amerika'da Jimmy Kimmel'ın canlı şovunda gösterilmiş. Lost oyuncularından bir kaçının ardı ardına dizinin sırlarını açığa vurmaları hakkında. Bana da bu video'yu Kiki gösterdi. Onun arkadaşlarından biri facebook'tan yollamış. Bir türlü elde edemedim. Daily motion'da var aslında ancak parça parça. Hoşuma gidenlerden üç tanesinin bağlantısını aşağıda veriyorum. Şimdiden söyleyeyim Facebook'ta dolaşan süper. En güzelleri seçilmiş, birbirine eklenmiş. Üstüne birisi de türkçe alt yazı yapmış. Bravo valla. Ama malesef bulamadım.
Bu arada dün video ararken Kiki bana aslında senin seveceğin başka bir klip daha var diyerek dün yolladığım The Voca People'ı gösterdi. Gerçekten de muhteşem buldum. Şu da kanıtlanmış oldu. Sadece anneler çocuklarını tanımıyorlar, çocuklar da demekki annelerini gayet iyi tanıyorlarmış. Voca People şu an dünya turunda. Keşke bize de gelseler. Kalabalık bir grup olduklarından ve insanlık hali malum olduğundan ben bu gruba pek uzun ömür vermiyorum. Ama hiç belli de olmaz. Şimdilik iyi gidiyorlar. Tarih boyunca kanıtlanmış. Kalabalık grupların ömrü hep kısa olmuştur. Bizim bir deyim de aklıma geldi "Nerede çokluk, orada..."
Enstrumansız yapılan müzik grupları arasında bir de seneler öncesinin POW WOW'u vardır. Hala çıkarır dinlerim CD'lerini. En sevdiğim şarkılardan "Le Chat" kedi demek. "Le lion est mort ce soir" Aslan, bu akşam sizlere ömür diyorlar.
Neyse fazla kalabalık etmeden LOST kliplerinden üç tanesini aralara sıkıştırıyorum. Bildiğiniz gibi Ben en sevdiğim ve tuttuğum karakter.
Ben (LOST) - Jimmy Kimmel Live - Secrets Of Lost #3
by ByCarLost
Sonrasında Jin var. Ona da koptum.
Jin (LOST) - Jimmy Kimmel Live - Secrets Of Lost #1
by ByCarLost
Son olarak ise Ben ve Jin'in ortak açıklamaları. Süper. Daha fazlası için burada yerim yok ama http://www.dailymotion.com/ izleyebilirsiniz.
30 Haziran 2009 Salı
Beşi Bir Yerde Seçme Saçmalar
1. Laptop'umu çok özledim. Hala gelmedi. Elim kolum bağlandı. Ne fotograf çekebiliyorum ne yazı yazabiliyorum. Bir de üstüne takıntı yaptım. İçindekileri yedeklememiş olmam korkutuyor.
2. Seyahat etmeyi özledim. Ama uçakların birer birer düştüğü bu günlerde bir yerlere gitmekten korkuyorum. Uçağa binmekten korkuyorum. Küresel kriz zamanı herkes masrafları kıstığından güvenliğin bir anda şirketlere lüzumsuz geldiği kanısındayım. Kendi çaplarında dünya nüfusunun artışını önlemeyi düşünüyor olabilirler mi?
3. Dün akşamdan beri evde kocaman bir kara sinek var. Yakalayamadım. Sinekleri sevmiyorum. Sinek deyince aklıma Sinek filmi ve Sineklerin Tanrısı geliyor. Her ikisini de hayal meyal hatırlıyorum. Kitabı çok beğenmiştim. O başka. Bir yerlerden bulup yeniden okusam. Hafızamın yerinde bir memory stick olsa da hiç bir şey silinmese ne iyi olurdu.
4. İstanbul bomboş. İnanılacak gibi değil. Geçen pazar günü 20 dakikada Tarabya'daydım. Sonra da aynı hızla eve döndüm. Ancak Bağdat caddesi, Taksim, Ortaköy, Eminönü, vs yine kalabalık, yine kalabalık. İstanbul boş mu güzel yoksa kalabalık mı bir türlü karar veremiyorum. Pazar günü gidiş dönüş yol için 3 saat ayırmıştım. 40 dakikada işi halledince, kalan zamanda ne yapacağımı bilemedim. Plan tutmadığından canım sıkıldı. Bu arada Tarabya'da herkes sokaktan denize giriyor. Çok imrendim. Ben de girmek istiyorum. Bu pazar belki...
5. Her daim üşüyen ve soğuğu sevmeyen biri olarak itiraf etmesi çok zor ama yaz aylarını sevmediğim kanıtlandı. Neyseki İstanbul'da 2 aydan fazla sürmüyor. Seneler boyu hep yaz olan bir yerlere taşınmayı hayal etmiş, dilemiştim. Şimdi iyi ki dileklerim gerçekleşmemiş diyorum. Bir daha olur olmaz her şeyi dilemeyeceğim. Canada'ya göç etmeyi gerçekten düşünsem mi acaba? Yazın sanki beynim sulanıyor. Klima diyeceksiniz. Ondan da nefret ediyorum. Klimalı ortamlarda kendimi mezbahanın soğuk odasında kapalı kalmış korku filmi kahramanı gibi hissediyorum. İki sene önce tavana asılan pervanelerden aldık. Şimdilik sadece yatak odalarında var. En azından geceleri rahatız.
29 Haziran 2009 Pazartesi
Hamster Affair 2
Hafta sonunda çok önemli bir gelişmeden bahsetmeyi unuttum. Cuma akşamıydı sanırım ya da Cumartesi. Bu sefer evde yalnızım. Televizyon kapalı. Ben de okumakta olduğum kitabı almış, kanepeye uzanmışım. Bir an, uzun süredir arka fonda cik, cik, cik seslerini dinlediğimi idrak ettim. Yüreğim hopladı. Anında yerimden fırladım ve bizim hamster ailesine doğru seyirttim.
Kafesin arkasında görülen nöbetteki kedilerden bir tanesi. Onlarda bir alem. Hamster'lar geldi geleli 1 ayı geçti. Bir gün bile sektirmeden nöbete devam ediyorlar. Hepimize eğlence oldu bu hamsterlar. Umarım bu seferki yavruları hayırlısıyla büyütür, eveririz.
28 Haziran 2009 Pazar
Zaman Yönetimi
Bir zamanlar şu sevdiğim şirketlerimden birinde çalışırken bir Zaman Yönetimi eğitimi almıştım. Uzun zaman oldu. Hatırladığım kadarıyla bu eğitimdem önce hepimizi ayrı ayrı ziyaret edip, konuşmuşlar ve iki hafta boyunca dakikası dakikasına tüm yaptıklarımızı bir kağıda yazmamızı istemişlerdi. Bunun amacı da tabii ki, günlük 8 saatlik çalışma zamanını ne şekilde kullandığımızı görmek ve gerekli düzenlemeleri yaparak en etkili bir şekilde zamanımızı yönetebilmekti. İtiraf ediyorum ki, aramızdan ben dahil çekimser kalanlar olnuştu. Ancak yönetim bu işi samimiyetle yapmamız gerektiğine ve sonucunda her hangi bir olumsuz düşünceye maruz kalmayacağımıza bizi inandırdığından sonuç olarak güzel bir ekip çalışması ortaya çıktı. Ya da bana kalan izlenim böyle diyelim. Bu işlemin ikinci bir işlevi de şirkette benzer işlerle uğraşanları saptamak ve onların zamanını yönetmede mümkünse firma içi farklı süreçler geliştirebilmekti. Bu kısmı şu an beni ilgilendirmediğinden bahsetmiyorum. En nihayetinde evde çalışan ekip yok. BİR TEK BEN VARIM...
2 haftalık ödevimizi yaptıktan sonra, eğitim firması bizi farklı çalışma gruplarına ayırdı. Öyleki farklı departmanlardan kişiler bir araya geldik. Güzel de bir kaynaşma oldu aramızda. Bu eğitimde aklımda kalan en önemli şey, vücut saati ile yapmak zorunda olduğum işlerin cinsinin birbirine uyumu söz konusu olduğunda performansımın ikiye ya da üçe katlayabilme imkanıydı. Şöyleki her bireye göre değişmekle birlikte, büyük bir genelin biyolojik saati ele alındığında sabahın erken saatlerinin beyin çalışması için ideal olduğu görülmüş. Dolayısıyla beyin fırtınası gerektiren, beyin gücüyle yapılacak ya da ilk defa yapılacak ve dikkat isteyen tüm işler, bu zamanda yapılmalı. Sizi bilmem ama benim için çok doğru. Hatta o zamanlar şunu farketmiştim. Bu süreç benim için saat 6,30'da servise bindiğim anda başlıyordu. O halde, elime bir kağıt kalem alarak serviste düşünmeye ve aklıma gelenleri çiziktirmeye başlamıştım. Şu anda bile çeviri yazacağım, ya da öykü kurgulayacağım zamanları en verimli saatlerim olan sabahın herkes uyurkenki anlarına denk getirmeye çalışıyorum.
Öğleye doğru bir parça verim düşer, demişlerdi. Mide boşaldıkça, esneme ve yorgunluk başlar. O saatlerde mümkünse günlük ve sıradan işler. Hatta ben bir kahve molası verirdim. Evde de aynen uyguluyorum. Saat 10,30-10,45 arası. Onbeş dakika. Sonrasında ise yemek saatine kadar neredeyse ezbere bilinen, hata yapma olasılığı az olan işlerle uğraşmalı.
Yaşasın öğlen yemeği. Bir anda nasıl da enerji dolar insanın içine değil mi? Ya da bana öyle. Süreli salıverilme. Göreceli kurtuluş.
Öğleden sonra bir rehavet çöker. Hele bir de ayran içilmişse eyvah... Sıradan günlük telefon konuşmaları için ideal. Hem sohbet zihni de açar. Belki bir iki organizasyon işi. Düzenleme falan. Saat 15'e doğru zihin yeniden enerjisini toplar. Sabahki kadar olmasa bile bir takım önemli toplantılar, yazılması gereken yazılar, tutanaklar, raporlar bu bir iki saate konabilir. Saat 17'den sonra ise beyin enerjisi tamamen tükenmiş olup, çıkışa doğru vücut enerjisi artar. Son işleri toparlayıp, gerekli dosyalama işlerini yapıp, ertesi günün iş planını çıkardıktan sonra o enerjiyle şirketten dışarı fırlayıp spora gitmenin tam zamanı. Ya da dansa... Aktivite zamanı.
Şimdi ben bu zaman yönetimini neden hatırladım? Şöyle ki yürüyüş yapmak istiyorum. Ve sabahları yürünür diye bir kavram yerleşmiş zihnime neden bilmem. Çok denedim bir türlü beceremedim. Neden? Bir kere sabah erkenden yürüyüşe çıktığımda zihnim inanılmaz derecede üretiyor. Fikir üzerine fikir doluyor ve eğer ben yürüyüşteysem bunları yazamadığımdan hepsi uçup gidiyor. Hiç birisini hatırlayamıyorum. İkincisi vücut enerjim akşamın erken saatlerindeki gibi fazla olmadığından, normalde 1-1,5 saatte yürüyebileceğim bir mesafeyi ancak 2-2,5 saatte alıyorum. Eve dönüp duş alıp, çalışmaya oturduğumda ise neredeyse öğlen oluyor. Ve ben bilgisayar başında geveliyorum.
İşte kıssadan hisse, yürüyüşler bundan böyle akşam üstü yapılacak. Yazı işleri sabahtan. Öğleden sonra ise sıkıcı ve dikkat gerektirmeyen ev işleri. Bu da benim kişisel gelişimim olsun.
27 Haziran 2009 Cumartesi
Güzelleme
Çeşitlemenin arkasından bir de güzelleme yazmak istedim. Güzelleme denince aklıma "İçelim, güzel olalım." sözü geliyor. Kim demiş? Niye demiş? Alkol güzel mi kılarmış?
İkinci olarak, güzelleme aklıma "gazel"i getiriyor. Bir şiir düşünüyorum. Güzel olsun. Güzel olması için aşktan bahsetsin ki güzelleme olsun diyorum. Biraz daha derinleştirince, gazel aklıma "geyik" kelimesini getiriyor. Önce dallı budaklı boynuzlarını görür gibi oluyorum. Zarif bedenini, sürmeli gözlerini. Sonra geyikten aklıma 2 farklı anlam geliyor. Birincisi geyik yapmak. Şu an yapmakta olduğum gibi... İkincisi geyik durumuna düşmek. Oradan da boynuzlanmak yani aldatılmak diyorum. Burada takılıp kalıyorum. Çünkü zincirleme varılan yeri hiç beğenmedim.
Gerisin geriye dönüyorum. Şimdi de başka açıdan ele alıyorum. Güzellemeyi. Önce çirkin bir şeyin varlığı olmalı ki, güzel nedir bilesin. Çirkini güzelleştiresin diyorum. Bu fikri daha çok tutuyorum. Çirkin şeyler düşünürken aklıma suratını buruşturmuş, ağlayan çocuklar geliyor. Kulaklarımda bir ses "Ağlama çok çirkin oluyorsun" diyor. Kimin söylediğini bilmiyorum. Hatırlayamıyorum. Ama bu ses beynimin içinde gün gibi açık ve canlı. Ağladığım zamanları düşünüyorum. Hatırlamakta zorlanıyorum. Acaba bu laflar bana değil de, başkalarına söylenirken mi duydum? Ağlamak deyince iş yerlerinde tuvalete kapanıp vara yoğa ağlayan kızlar aklıma geliyor. Burada da tıkanıp kalıyorum. Beğenmedim.
En iyisi güzelleme bir yemek çeşidi olsa. Ben de mideye indirsem. Ondan sonra da ağzımdan ne çıkarsa çıksın, güzel olsa. İçimden dışarıya güzellik taşsa. Dokunduğum altın olsa...
Bu kadar saçmalama yeter. Dün ve bugün bu sıcakta havuz kenarında beynim kaynadı sanırım. Yarın evdeyim.
26 Haziran 2009 Cuma
Çeşitleme
Günlerin uzun olmasına rağmen iki gündür zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Bir bakıyorum akşam olmuş. Eve girdiğimde öylesine yorgun oluyorum ki, yazı yazmak bile zul geliyor. Aklımdaki tek düşünce kanepeye serilip kitap okumak oluyor. Yine de bu akşam yazmak istedim.
Bu iki günde çok şey öğrendim. Dün bir arkadaşımın evine davetliydim. Her seferinde kızımın demektense ona bir ad takmaya karar verdim. Onun adı Kiki olsun. Kendisi bu adı hiç sevmez. Geçen gün aldım karşıma bak dedim, ismini, lakabını sen kendin seçemezsin. Kimse seni, senin istediğin gibi çağırmaz. Dolayısıyla da başkalarının sana taktığı isimleri beğenmeme olasılığın yüksek. Ama elinden bir şey gelmez. Bir an evvel alışmaya bak. Zamanı gelince sen de çoluğuna çocuğuna isim ve lakap takarsın, böylelikle ödeşmiş olursun. Kiminle ödeşecekse...
Parantez içinde neden Kiki olduğunu da açıklayayım. Bebekliğinden beri kikir kikir güldüğü için. Beş aylıkken yatağın üstünde oturur, bana bakar, ben ona başımı sallayıp "kikik" dediğimde gülme krizine girerdi. O kadar gülerdi ki sonunda hık hık olurdu. Şimdi bile çok güldüğünde bir de hıçkırık krizine girer. Şu an bu gülme krizlerinin genetik olabileceği aklıma geldi. Neden olmasın? Acaba bu durumu da bir inceleyen olmuş mudur?
İşte dün Kiki'nin dans merakı sayesinde iki senedir içine girmiş olduğumuz farklı bir camianın erkanıyla, bir arkadaşımızın evinde toplandık. Öğrendiklerimden bir tanesi, Bakü'lü bale öğretmenlerinin evlenecek çiftlere 6 seanslık dans dersi veriyor olması. Ne müthiş bir fikir. Gelin ve Damat, özel bir koreografi eşliğinde düğünün ilk dansını açıyorlar. Ne başa beladır o ilk dans. Bir de video kayıt çıkalı daha da beter oldu ya... Sen unutsan da kimse unutmaz, köşe bucak saklasan da bulur çıkartırlar bir yerlerden. Çoluğa, çocuğa sonra toruna torbaya böbürlene böbürlene gösterirler. O kaset yüzyıllar boyu elden ele, akraba sepet gezer sonra. Halbuki bir kare fotograf olsa. Tökezlediğin anda çekilmiş bile olsa, bir şekilde, o özel bir figür aslında. Hem de yapması çok zor. Siz anlamazsınız, biz onu yapabilmek için çok çalıştıydık, falan der kandırırsın. Video kayıtta öyle bir şans da yok. Tam kabus işte. Hem de hiç sonu gelmeyen biçimde... Dolayısıyla bu korepgrafi işi, bana çok iyi bir fikir geldi. Neyse benden geçti artık, ama bir daha dünyaya gelirsem, yine kız olursam, bir de üstüne evlenirsem, o zamana kadar düğün adetleri de değişmezse, ben de 6 derslik düğün açılış dansı koreografisi yaptıracağım damatla kendime.
İkinci öğrendiğim şey ise Türk Sanat Müziği sevenlerin aslında kulakları tek ses duyarmış. Kulaklar çok sesli müzik dinlemeye eğitimli olmadıklarından bazıları biz Batı müziğini pek sevmeyiz. Ama Türk müziğine bayılırız, derlermiş. Ya da bunun gibi bir şey. Valla bu bana çok uydu. Çünkü türk sanat müziğinden hiç haz etmem. Çok bir tek düze gelir, kısa zamanda canım sıkılır. Dinleyemem. Bir kaç şarkı dışında... Onları da ancak özel ortamlarda çekebilirim. Demek ki, tamamiyle kulak meselesiymiş. Benimkileri, önceden kim eğittiyse allah ondan razı olsun...
Bu durumu destekleyen, bir de küçük bir anı anlattılar ki, o da şöyle... Vakti zamanında meşhur bestekarlarımızdan birisi yine kendi gibi müzisyen olan oğlunu avrupaya okumaya gönderirken demiş ki : bak tosunum, bizim müziğimizi duyduğunda bir asker yürüyor dersin. Batı müziğini dinlediğinde ise karşında koca bir ordu sana doğru geliyor zannedersin. İşte, sen git ve bu ordu nasıl olurmuş, onu öğren de gel, demiş.
25 Haziran 2009 Perşembe
Börek Meselesi
- Versene böreğimi,
- Vermem.
- Sen hakkını yedin ki.
- Ama, doymadım ki.
- Bana ne. O benim hakkım. Ver diyorum.
Bana karşıdan nanik yaptı. Yemekhanemizdeki sekizer kişilik uzun tahta masalarda haftanın beş günü, günde üç öğün karşı karşıya otururduk. Hep aynı problemdi. Yaşar önce kendininkini yer, sonra da benimkilere saldırırdı. Üstelik hep de en sevdiklerimi seçerdi. Ben sona saklayanlardandım. Yaşar ise tam tersi. Sevmediklerine dokunmazdı bile.
- Bak vermezsen, suratına yoğurdu yersin.
- Sıkıysa at da görelim bakalım. Atamazsın ki.
- Kim demiş atamam diye.
- Ben diyorum, ne olmuş?
Önümdeki yoğurt kasesini kaptığım gibi fırlattım suratına.
O da anında kendininkini benim suratıma fırlattı.
Şarlo filmlerindeki tiplere benzemiştik. Çarşamba öğleden sonraları bize komedi filmi seyrettirmelerinin sonucu buydu herhalde. Filmlerle gerçeği karıştırmaya başlamıştık. Bir farkla filmlerde herkes gülerdi. Bizim okulun yemekhanesinde ise sıra dayağı ve kömürlüğe kapatılma korkusundan etraf buz keserdi.
Nedendir bilmem ben genelde şanslıydım. Kabahat asla benim üstüme kalmazdı. Ufak tefek ve sessiz sakin durduğumdan mıydı yoksa derslerimin iyi olmasından mı? Şimdi bile bilmiyorum. Kabahatlinin bulunamadığı zamanlar, okulda kural olarak herkes sıra dayağına dizilirdi. Kabahatlinin bulunduğu, ancak yine herkesin sıra dayağına dizildiği zamanlar da oldukça çoktu. Sıra bana geldiğinde suratıma ya da soğan gibi yaptığım elime hızla inen cetvel ya da şamar, hedefine iki milimetre kala yavaşlar ve pike yapan bir kuşun yumuşak inişi gibi yanağıma ya parmak uçlarıma hafifçe dokunurdu.
Yine etraf buz kesti. Ancak o akşamki gözetmenlerin hiç biri yerinde değildi. Kendi başımızaydık ve bundan haberimiz yoktu.
Aniden kahkahalar koptu. Bir kaç yoğurt kasesi daha havada uçtu.
- Yeter artık amma abarttınız. Bırakın yoğurt savaşını, çabuk yukarıya çıkın.
- Ramazan amca çok eğleniyoruz.
- Ben gösteririm şimdi size eğlenmeyi. Dua edin ki benden başka kimse yok. Üstünüzü başınızı nasıl temizleyeceğinizi düşünün siz.
Aşçıbaşı Ramazan amca hepimizin dostuydu. Aralarda çok acıktığımızda yasak olmasına rağmen onun yanına iner ve üzerine çilek reçeli konmuş sanalı ekmek dilimlerini ayıla bayıla yerdik.
Gerçeğe dönmemiz eğlence anı gibi çok kısa sürdü. Ben de böreğimin acısını unuttum. İçimizi bir korku aldı. Benim ve Yaşar’ın ayrıca yanımızda oturan miniklerin siyah önlükleri berbat durumdaydı.
Küçük Niko gerzeğin tekiydi. Sümükleri hiç durmadan akar dururdu. Bir kaç kere koluna ya da önlüğünün eteğine sildiğini görmüştüm. Onun dışında dudağının üzerinde iki yeşil çizgi halinde gezerdi. Kaç kere dayak yediğini, kömürlüğe kapatıldığını biliyordum. Çok ağlardı ama hiç akıllanmazdı.
Yukarı çıktık. Yatakhanelere dağıldık. Ben Meral ile küçük yatakhanedeydim.Niko, Yaşar ile birlikte bir üst katta erkeklerin odasındaydı. Sevim, karşımızdaki büyük kızların yatakhanesindeydi. Çok garip bir şekilde, Ramazan amca ve sürekli uyuyan bekçi Kazım amca dışında o akşam okulda öğretmen cinsinden kimseler yoktu.
Bir müddet sonra Sevim koşarak bizim odaya daldı.
- Yeşim.
- Ne var, dedim.
- Gelsene önlükleri yıkayalım.
- Sabaha kurumazlar.
- Ne olacak peki?
- Hiç bir şey.
- Gel kız, silelim bari.
- Boş ver. Ben bu okuldan sıkıldım. Bu gece evime döneceğim. Sen istiyorsan git sil, dedim.
Sevim yanına Meral’i de alarak banyo katına çıktı. Ben de önlüğümü çıkartıp başucumdaki iskemlenin üzerine attım ve pijamalarımı bile giymeden yatağa girdim. Her ihtimale karşı el fenerimi de alarak yorganın altına sakladım. Işıklar söndüğünde karanlıkta feneri aramak gürültü çıkartırdı. Aklım okumaya yeni başladığım Tom Sawyer’in maceralarındaydı. Tam okumaya başlamıştım ki, Yaşar, Niko, Sevim ve Meral çıplak ayaklarla patır patır içeri doluştular. Tedirgin halleri vardı.
- Yeşim, bak yoğurtlar çıkmadı, dedi Yaşar.
- Ohh, iyi olmuş. Yersin dayağı yarın. Böreğimi almasaydın.
- Yiyemedim ki, yoğurdu atarken yere düştü.
- Bana ne yeseydin. Ben sana Allah hakkını getirir demiştim.
Hepsinin önlüğü berbat durumdaydı. Silmek isterken her yere sıvaştırmışlardı. Siyah kumaşın üzerinde çeşitli bulut kümelerinden desenler oluşmuştu. Meral ağlamaya başladı. Niko’nun umurunda değildi. Yatağıma oturmuş, kitabıma uzanmaya çalışıyordu. Sümüklerinin çarşafıma değmesi an meselesiydi. İttim. Yere düştü. Düştüğü yerde kaldı. Ağlamaya başladı.
- Sen şimdi eve mi gideceksin? Kim gelip alacak seni? diye sordu Sevim.
Biraz önce kıvırdığım yalanı unutmuştum. Ama bozuntuya vermedim.
- Kimsenin gelip almasına gerek yok. Ben kendim giderim.
- Kapıdan bırakmazlar ki.
- Hiç de bile. Geceleri kapıda kimse yok ki. Ben kaç kere indim baktım aşağıya. İstesem kapıyı çeker giderdim. Kimselerin de ruhu duymazdı.
- Hadi ya, doğru mu söylüyorsun dedi Yaşar.
- Ben senin gibi yalancı değilim, dedim. Gece herkes uyuyunca gideceğim işte.
- Evi nasıl bulacaksın peki, dedi Meral.
Konu ilgisini çekmiş ağlaması durmuştu.
- Ben yolu biliyorum. Buradan yürüyerek gidilir, dedim.
- Korkmaz mısın?
- Niye korkayım ki? Bizim evin yolunu biliyorum dedim ya.
Diğerlerinin aksine benim evim İstanbul’daydı. Hem de kendi isteğimle yatılı kaldığımı anlatmıştım herkese. Dolayısıyla evin yolunu bildiğimden çok şüphe etmediler.
- Annen ve baban seni görünce kızarlar.
- Kızmazlar. Ben zaten kendi isteğimle geceleri burada kalıyorum. Beni kimsenin zorladığı yok. Hatta çok karşı çıktılar ama ben kabul etmedim. Eve dönmem. Zeynep’in zırıltısını çekemem, dedim.
Zeynep, yeni doğan kız kardeşimdi. Aramızda 7 yaş fark vardı. Kardeşim olmasını çok istemiştim. Ama şimdi de kıskançlıktan kuduruyordum.
- Biz de gelelim, dedi Yaşar.
Gerçekte okuldan kaçmak gibi bir niyetim olmadığından ne diyeceğimi bilemedim.
- Size gittikten sonra ben de ertesi gün köyden babamı ararım. Gelir beni alır. Başka okula gideceğim derim. Teyzeme de dönmem.
Meral ile Sevim’in ne düşündüklerini bilmiyorum. İkisi birden aynı anda:
- Evet, evet, biz de gelelim, dedi.
Yaşar :
- Niko’yu da alalım. Ben onu köye götürürüm, diye ekledi.
Olay onların açısından hallolmuştu. Gece herkes uyuyunca bizim yatakhanenin kapısında buluşmak üzere çıkıp gittiler. Bense rahat rahat kitap okumak varken başıma bela aldığımı düşünüyordum. Ama yiğitliğe de leke sürdürmek istemedim.
- Hadi aç artık şu kapıyı. Kilitliyse, gerisin geri yukarıya da çıkamayız.
- Üff. Amma korkaksınız. Çıkamazsak, burada yerde uyuruz. Sabah olunca da erkenden kalkmış, giyinip aşağı inmiş gibi yaparız.
Ama ben, kapıyı açtım ve gece yarısı dışarı fırladık. Gerçekten de kimseler duymadı. Bahar yine çabucak bitmiş, okullar kapanmadan yaz havası gelmişti. Okul Şişli ile Osmanbey arasında bir yerlerdeydi. Bizim ev ise Tarlabaşında. Bizimkilerin evde olduğundan çok şüpheliydim. Büyük ihtimal Zeynep anneannemdeydi. Annemle babam ise kimbilir hangi gece kulübünde. Biz de bir şekilde eve kadar gidecektik işte. Büyük caddeye çıktık mı, Taksim’e kadar yol dümdüz gidiyordu. Taksim’den sonrasını pek net hatırlayamıyordum ama oraya kadar gittikten sonra bulurum diye düşünüyordum. Evde yoklarsa anneannemlere gitmeyi planlıyordum. Onlar Cihangir’de otuyorlardı. Evlerini bulabileceğim şüpheliydi. Yazları dedemle gittiğimiz çay bahçesini çıkarabilsem oradan yolu ezbere biliyordum ama... Öff, dedim. Gerisini düşünmek istemedim. Caddeye çıktık. Kimseler yoktu. Taksim’e doğru yürümeye başladık. Karanlıkta epeyce yürüdük. Sıkılmaya başlamıştım. Niko zırlamalarına başladı. Meral’de hayatından pek memnun değildi. Bense daha şimdiden pişmandım. Aklım Tom Sawyer’in maceralarında kalmıştı.
Epeyce yürüdük. Taksim’in ışıkları belirdi. Etraf kalabalıklaştı. Bize bakanlar çoğalmıştı. Niko hem ağlamasıyla, hem de pijamaları ile dikkat çekiyordu. Çıkarken üstüne önlüğünü giydirememiştik.
- Polisler geliyor kaçın, dedi Yaşar.
Salak Niko, Meral ve Sevim çil yavrusu gibi dağılmaya hazırlanmışlardı ki, Yaşar’la onları zor zaptettik. İlk gördüğümüz apartmanın girişine saklandık. Bunca ağlamadan sonra Niko’nun dudağının üstü yetersiz kalmaya başlamış, aşağıya doğru akıp giden sümükler ağzına, yanaklarına her tarafına bulaşmıştı. Midem bulandı.
- Hadi okula dönelim, yarın akşam daha geç çıkarız. O zaman polisler de olmaz dedim.
Niko hariç, hep bir ağızdan:
- Tamam, dediler.
Polislerin geçmesini bekledik ve gerisin geriye okula döndük. İçim rahatlamıştı. Olayın bir şekilde böyle sonuçlanacağını tahmin etmiş olduğumdan mı yoksa iyice savrukluğumdan mı, okulun kapısını aralık bırakmıştım. Kimselere farkettirmeden içeri girdik ve yataklarımıza kavuştuk. Ben hemen uyudum.
Ertesi sabah erken uyandım. Önlüğümün üzerindeki yoğurtlar, dün gece temizleme zahmetine katlanmadığım için kurumuştu. Diş fırçamı üzerlerine sürtünce kendiliklerinden döküldüler. Leke falan da kalmadı. Ama diğerlerinin önlükleri hala bulut desenliydi. Kontrolde yakalanınca cezayı yiyip oturdular. Bana yine bir şey olmamıştı.
Sibel Kaçamak
İstanbul, Mayıs 2009
24 Haziran 2009 Çarşamba
Takıntılarım Var
Bir an kendi takıntılarımın bir bilançosunu yapmak geldi içimden. Oturdum düşündüm. Öncelikle geçmiştekiler ve günceller bakımından ikiye ayrılırlar. Sonra da geçici yapıda olanlar ve ömür boyu sürme potansiyeli olanlar.
Geçici olanlardan başlıyorum: Zaten bu yazının sebebi de birazcık bu.
1) Laptop'um hala yapılmadı. Hiç bir haber yok. Sabahtan akşama kadar aklımdan çıkmıyor. İki gecedir de uyumuyorum. Biraz önce, yine azar işitme pahasına firmayı aradım. Telefonlar da açılmıyor. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Acaba bir daha laptop'u mu göremeyecek miyim? Ne olursa olsuun bir an evvel sonucu öğrenmek istemiyorum. Belirsizlikle beklemekten daha kötü bir şey olamaz.
2) Rejimdeyim ve sürekli gidip buzdolabını açıyorum. İçine bakıyorum. Kapatıyorum. Gelip yerime oturuyorum. Beş dakika sonra yine kalkıp buzdolabına gidiyorum. İçindekilere takmış durumdayım. Aslında pek bir şey de yok. Ama olsun. Bakmadan edemiyorum. Fotografını çekip, Cemil Ozalit'te bire bir buzdolabı boyutlarında renkli büyüttürsem ve ön kapağını kaplasam bir faydası olur mu?
Ömür boyu sürme kapasitesi olduğunu hissettiklerim:
1) Eve girdiğim andan itibaren evde bulunduğum süre boyunca, günde sayısız defalarca tuvalete gidip tartılıyorum. Kilo alsam da versem de, zayıf olsam da, şişko olsam da tartının üzerine binmeden duramıyorum. Gün içindeki değişimleri gram gram izliyorum. Daha önce tartıyı attığım zamanlar çok oldu. Onsuz yapamadığımdan, sürüne sürüne giderek yeniden aldım. Sanırım bu takıntımdan asla geçmeyeceğim. Dip not. Misafirlikte de gider tartılırım.
2) Saçlarımı toplama ve açma takıntısı. Ne zaman başladı bilemiyorum. Çok güçlü olduğunu derinden hissediyorum. Aşırı meşgul olup, daldığım zamanlar hariç, hatta bazen uykumdan uyanıp saçlarımı bir topluyorum, bir müddet sonra açıyorum. Sonra yine topluyorum, açıyorum, mütemadiyen, durmaksızın. Yanımda toka varsa, tokayla, klips varsa klipsle, kalem varsa kalemle, hiç bir şey yoksa örerek ama mutlaka...
3) Yer karolarını ya da yürürken adımlarımı sayma takıntısı. Bazen de merdiven sayarım. Bazen de sadece sayarım. Ne zaman başladığımı bilmem ama bir bakmışım aklımdan 1000'e gelmişim. Bir zamanlar banyoda kaç tane karo var, bizim eve kaç basamakla çıkılıyor, bakkala kaç adımda gidiliyor gibi istatistikleri bilirdim. Şimdilerde bu bilgileri tutmuyorum. Belki de hala sayıyorum ama hafızam olmadığından pek hatırlayamıyorum. İçimdeki bu sayı potansiyelinin ben ölünceye kadar geçmeyeceğini, zaman zaman yine ortaya çıkacağını hissediyorum. O yüzden ömür boyu kategorisine koydum. Belki de benden önceki de sayıyordu, benden sonraki de sayacak. Kimbilir?
Geçmiş ve bir daha da geri gelmeyeceğini hissettiklerim :
1) Üniversite yıllarındaydı sanırım. Bir kaç arkadaş derste nabız sayma alışkanlığı edindik. Sonra bir baktım ben, bir günde 1 sayfa dolusu olacak şekilde, neredeyse yarım saatte bir nabız sayıp, kaydeder olmuşum. 1 sene falan devam etti bu istatistik takıntım. Sonradan vazgeçtim.
2) Diş fırçalama takıntısı. Hamilelik zamanıydı. Günde 10-15 kere, durmadan fırçalardım. Dişlerimin hiç o zamanki kadar sağlıklı olduğunu hatırlamıyorum. Hamilelik döneminde hiç diş sorunum olmadı. Su içsem fırçalardım. Sonra günde 3 ya da 5'e indirdim.
3) Sokakta çizgilere basmadan yürüme takıntısı. Küçükken kızımda da vardı. Şimdi ikimizde de yok.
Güncellerse ömür boyu potansiyelliler ve geçiciler. Hatırlayabildiklerim ve kafamı taktımlarım şimdilik bunlar.
23 Haziran 2009 Salı
Gülme Üzerine
Kızıma aldığım bir dergi var. İsmi "Muze". Esin Perisi olarak türkçeye çevrilebilir. Aylık edebiyat, kültür ve biraz da felsefe konularına eğilen bir dergi. Gençlere yönelik. Bizimki ne kadarını okuyor bilmiyorum ama ben zaman buldukça sayfalarını çevirmekten hoşlanıyorum. En azından Fransa'da edebiyat dünyasında nelerin olup bittiğini ana hatları ile basitleştirilmiş bir şekilde öğreniyorum. Derine inmek istersem, bana kalmış. Bu dergi en azından bir ön tad veriyor. Ağıza bal çalmak misali.
Bu ayki dergide Komik olmayan şeylere neden güleriz? başlıklı bir dosya vardı. Durup durup gülme krizine yakalanan, gözlerinden yaşlar gelen, gülmekten karnına kramplar giren benim gibi birisi için ilginç geldi. Eskiden beri en çok güldüğüm şey kendi sakarlıklarımdır. Hem kendiminkilere gülerim, hem de başkalarınınkine... Ünlü düşünürlerde bunun nedenleri üzerine kafa yormuşlar.
Antik yunan zamanında bir gün Hipokrat'ın kapısı telaş içinde çalınmış. Halk eşiğin önünde yardım dilenirmiş.
"Aman Hipokrat, canım Hipokrat, koş gel bak bu bizim Demokrat'a bir haller oldu. Kendi kendine gülüp durur" demişler.
Zamanın ünlü doktoru anında fırlamış dışarıya. O zamanlar gecelik ya da evlik ayrı, sokaklık ayrı giysi kavramı var mıydı bilmiyorum. Koşmuş limana. Uzaktan görmüş Demokrat'ı, hem yürürmüş limanda hem de katıla katıla gülermiş. Krize girermiş. Halk, uzunca bir zamandır limandaki bu yürüyüşlerini yapan Demokrat'ın akıl sağlığından şüphe edermiş, endişe duyarmış.
Uzun lafın kısası, Hipokrat varmış Demokrat'ın yanına. Halk da uzaktan izlermiş. Üç beş konuştuktan sonra gelmiş gerisin geriye. Endişelenmeyin demiş, Demokrat sebebsiz gülmüyor. Akıl sağlığı gayet yerindedir. O halde, Demokrat, çağdaşlarının sıradan günlük olaylar kabul ettiği ancak ona müthiş derecede salaklık görünen bir takım insani hareketlere gülermiş. Tabii Hipokrat bunu açıkladı mı, açıklamadı mı, o kadarı bilinmiyor. Bence hasta sırrı olarak saklamıştır.
15-16 yaşındayım. Sekiz kişilik bir grubumuz var. 4 kız 4 erkek. Nişantaşı'nda geziyoruz. Nasıl gülüyoruz. Vara, yoğa. Derken bir kaç basamakla kaldırım seviyesinin altına inen bir dükkanın önünden geçerken beni içeri doğru itiyorlar. Kollarım ve bacaklarım yana açık, aslan postu gibi dükkanın ortasına seriliyorum. Yeri öpmeme ramak kalmış. Kafamı kaldırınca tezgahın arkasında duran bayanla göz göze geliyoruz. Dükkana girişim muhteşem olmuş. Tezgahtar bayan, yüzünde korku, endişe ifadesi, ne yapacağını bilemez bir halde donmuş bana bakıyor. Ben yerde, bizimkilerin diğer yedisi kapıya sıkış tıkış doluşmuş kahkahadan kırılıyoruz.
Komik olmayan şeye neden gülüyoruz? Aslında komik ama diğerleri bunu bilmiyor.
Freud şunu demiş: Kişi güldüğü zaman bilincinin bastırdığı tepkileri ifade eder, açığa çıkarır. Üst benliğin bilince karşı bir zaferidir.
Henri Bergson ise şöyle demiş: Acımanın olmadığı yerde güleriz. Gülündüğü zaman kalp anestezi altındadır.
Thomas Hobbes'a gelince: Gülme tutkusu, diğerlerinin zayıflıklarına ya da kendi geçmiş zayıflıklarımıza nazaran oluşan ani bir üstünlük duygusunun bilincine varmak ve bir zafer kazanmış gibi katıla katıla gülmektir diye açıklamış.
Platon'da benzer şeyler söylemiş, ama bir kat daha derinine inmiş: Dostlarımızın zayıflıklarına gülmek katışıksız bir keyiftir. Çünkü bu keyfe, bir de kendimize yediremediğimiz bir arzulama, kıskançlık duygusu da karışır ki, işte bu duygu bizi başkalarının düştüğü ve aslında olumsuz duygulara sahip olmamamız gereken durumlara gülmeye iter.
22 Haziran 2009 Pazartesi
Karışık Nihavent Makamından...
Şubat ayının başında cep telefonu bozulunca servise göndermiştik. Bir iki hafta içinde arızanın giderilemeyeceğini ve bize yeni bir tane cep telefonu verileceğini bildirdiler. Ancak bu yeni telefon yurtdışına ısmarlanmıştı ve 6 hafta beklememiz gerekecekti. Pekala dedik, geç olsun ama iyi olsun. İşte tam bugün yurt dışından o telefon geldi. 4 ay sonra. Yupi demekten başka bir şey demeye dilim varmıyor...
Bir de servisten hala dönmeyen dizüstümü düşünüyorum. Umarım o da 4 ay sürmez. Bugün aradım ne oldu diye sormak için. Azar işittim. Biz sizi arayacağız, dediler. Biran evvel arasınlar artık. Sabrım kalmadı. Yoksa halim duman. Yazı bana küstü, ben yazıya... Biraz evvel kağıt kaleme döndüm. Daha fazla küs kalmanın anlamı yok.
Sıcaklardan iştahım kesildi. Belki bir kaç kilo veririm keyfim yerine gelir. Kış başında giydiklerimin hiç birine giremiyorum. Geçen seneki mayoları denemeye cesaretim yok. Deniz, havuz mevsimini açmaya korkuyorum. Bugün bir arkadaşım aradı, havuza çağırdı. Çarşamba ya da Perşembe dedim. 2 gün içinde mucize bekliyorum...
Bir gün gelecek kilo derdim olmayacak, işte o gün belki de yağmur tersten yağacak. Yeryüzü ağlayacak. Gözyaşları, masmavi gökyüzündeki bembeyaz bulutlara akacak. Bu akan yaşlar ile ıslanan bulutlar kararacak. Güneşi kaplayacak. Yeryüzüne karanlık çökecek...
21 Haziran 2009 Pazar
Hafta Sonu En Uzun Gün
Hafta sonu hareketliydi. Cumartesi eski bir arkadaşımla Beşiktaş'ta buluştuk. Beltaş'ta saatlerce oturup konuştuk. Vapurları seyrettik. Yeni yapılanlar 3 katlı. Üst kat, motor misali tamamiyle teras. Dış tasarım eskisine benzemekle birlikte kesinlikle modern. Nostaljik olanlarının tıpatıp aynısını yapsalardı keşke.
Beşiktaş'a inmişken Kabalcı Kitabevi'nden kitap ayraçları aldım. Fotograflarını da çekmiştim ama aktaramadığım için burada yok. Bu sefer bayan serisi koynuşlar. Marilyn Monroe, Brigitte Bardot ve İngrid Bergman'lardan ikişer adet. Kabalcı'nın sayfa ayraçları çok meşhur ve ücretsiz. En sevdiklerimden.
Oradan Galatasaray'a sahaflara çıktım. John Fowles'in Yaratık adlı kitabını arayıp duruyorum. Bulamadım. Ama onun yerine, yine aynı yazarın Fransız Teğmenin Karısı adlı eserinin eski baskısını buldum. A yayınlarından ve Nihal Yeğinobalı'nın çevirisi. İsmini daha farklı çevirmişler. Başka Bir kadın sanırım. Tam çıkarken gözüm, bir zamanların Yazko Yayınlarından basılan Ve Durgun Akardı Don kitabına kaydı. Onu da epeydir aradığımdan dayanamayarak aldım.
Akşam Taksim'deki Fransız Konsolosluğunun bahçesinde Jazz konseri vardı. 21 haziran Fransa'da Müzik Bayramı olduğundan her sene cumartesi günü bahçede ücretsiz konserler olur.
Bugünü ise bir arkadaş ziyaretinde geçirdik. Sabah kahvaltıya davetliydik ancak arsızlık yaparak akşam üstü saat beşe kadar kaldık. Güzel bir gündü. Bahçe keyifliydi. Yazlıkta gibiydik. Bütün gün tembel tembel oturduk. Sohbet ettik.
Şimdi de Slumdog Milyoner'i bir daha seyrediyoruz.
20 Haziran 2009 Cumartesi
Tatilde Deniz mi, Tepe mi?
Bu sene beni neresi paklar?
Tatil deyince benim aklıma nedense deniz kenarından başka bir yer gelmez. Soluğu orada alırım. İkinci günden itibaren ise müthiş sıkılırım. Geri dönüş gününü iple çekmeye, kış için kafamda hayaller kurmaya başlarım. Gerçi geri dönünce çoğunu da gerçekleştirerem. Ama olsun...
Bu arada en güzel geçirdiğimiz tatil, Fransa'nın tam ortasında bulunan Pompadour'daki ata binme merkezi olarak tanınan bir Club Med'e gittiğimiz seneydi. Ben ata binmedim ama her gün ekip halinde dağ taş yürüyüşe çıktım. Tatil köyünün bir de derme çatma, banyodan bozma, kapalı yüzme havuzu vardı. İnanın o havuza giresim bile gelmedi.
Şimdi tatilin yaklaştığı şu sıralarda bir test çözdüm. Bakalım durumda değişiklik var mı?
1 - Yazın giydikleriniz:
a) Rahat ve kir tutmayan giysilerdir
b) Hafif ve çok renkli giysilerdir
c) Çok fazla açık olmayan giysilerdir
2 - Evinizdeyken:
a) Sakin ve daima birisine yardım etmeye hazır
b) Tembel ve kanapeye yapışık yaşarsınız
c) Hareketlisiniz, bir türlü poponuz yer görmez
3 - Aşağıdaki üç renkten hangisini tercih edersiniz:
a) Yeşil
b) Mavi
c) Beyaz
4 - Yazlık evde ya da çiflik eviniz varsa en sevdiğiniz faaliyet hangisidir?
a) Varsa inekleri sağmak. Çok eğlenceli.
b) Balığa çıkmak. Oltanın çarpmasını beklerken hafif kestirirsiniz.
c) Şehirden uzakta yürüyüş yapmak.
5 - Alışılmadık bir hayvanı evinizde besleyebilseydiniz:
a) Yumurtası için tavuk beslerdim.
b) Havuzumda yunuz beslerdim.
c) Köstebek beslerdim.
6- Sizi asla kaçırmayan koku hangisidir:
a) At pisliği
b) Yosun ve balık kokusu
c) Peynir kokusu
7 - En çok yemek istedikleriniz:
a) Izgara tavuk, köfte
b) Midye, kalamar
c) Erimiş peynir, salam, sucuk, sosis
8 - Milyoner olsaydınız ne alırdınız?
a) At çifliği
b) Bodrum yat limanında hava atmak için bir tekne
c) Dağda kayak pistlerine yakın bir şale
A'lar çoğunluktaysa:
Sizin için en ideali çiftlik evi. Hatta bütün sene orada yaşasanız bile, bu böyle. Samanların kokusu, kuş cıvıltıları, at gezintileri, taze sağılmış hala ılık süt en sevdiğiniz şeyler... Sakin bir yaşamı seviyorsunuz. Komşunun tavuklarını beslemek, inekleri sağmak sizin için bir zevk. Mutlu olmak için deniz ya da kayak tatili gerekmiyor.
B'ler çoğunluktaysa:
Tatiller daima deniz kenarında olmalı. Mayonuz üzerinizde, parmak aralarını çekmiş, sahil kenarında gezinmek tam size göre. Balık tutmayı seviyorsunuz ama tuttuklarınızı pişirip yemek için. Profesyonel yüzücüsünüz. Suda balık misali. Bayansanız deniz kızı...
C'ler çoğunluktaysa:
Çiftlik evinde sıkıntıdan patlarsınız. Deniz kenarında kıpır kıpır, yerinizde duramazsınız. Sizi en iyi dağ, taş, tepe paklar. Enerjinizi harcamanız lazım. Ya kayak yapacaksınız ya da dağ, tepe uzun yürüyüşlere çıkacaksınız. Temiz ve serin dağ havasını ciğerlerinize çekeceksiniz. Yorulduğunuzda akşama dağ evinde sizi bekleyen sucuk ekmeği düşünün.
Benim için C'ler çoğunlukta... Baştan belliydi ama yine de yapayım şu testi dedim. Eğlence olsun.
19 Haziran 2009 Cuma
Ah bir Kış Gelse ve Yeniden Görüşmelere Başlamak
Önceleri ah bir yaz gelse deyip dururdum. Şimdilerdeyse bu sıcaklardan bunaldıkça ah bir kış gelse diyorum. Geçen sene bu aralar Maslak'taki lüks plazalardan birinde çalışmakta olduğumdan sıcakların pek de farkına varmamışım. Eylül gelince de zaten bu şirketle yollarımızı ayırdıydık . Şiddetli geçimsizlik yüzünden. Birinci yıldönümünü bile kutlayamadan. Neredeyse balayını bile hayırlısıyla sonlandıramadık diyeceğim.
Şimdi gerilerde kaldı. Bütün kışı evde ve evden çalışarak geçirdikten sonra yeniden dışarda çalışma isteklerim kaynamaya başladı. Bir kaç gündür özgeçmişimi düzenliyorum. Testlerimi hazırlıyorum. Bu sefer görüşmelerin kumandasını ben ele almaya kararlıyım. Özgeçmiş düzenlemenin yanısıra, çalışmak isteyeceğim şirketlerin bir listesini çıkarıyorum. Çok fazla olduklarını sanmayın. Üç beş taneler. Ama onlardan da "iyi hal kağıdı" ve "referans"ları bu sefer ben isteyeceğim. Sizi de gelişmelerden haberdar ederim.
Diyeceksiniz bu ne ukalalık. Vallahi değil. Bunca zaman mütevazilik gösterdiğim için pişmanlık duyuyorum. İlk şirketim hariç ki orada da 3,5 yıl çalıştım. Önceleri Avusturyalı bir ekip tarafından yönetiliyordu. Sonradan Amerika'lılar devraldı. Bizimkilerin eline geçince ise ne sektörün, ne iş yerinin, ne de kazançların tadı tuzu kalmamıştı.
Özgeçmişini gönderirsin, çağırırlar. Gidersin görüşmeye, daha karşılama hallerinden anlarsın aslında o şirkette nelerin olup bittiğini.
Bazen birileri gelir adayı resepsiyondan almaya. Tek başına yukarı yollamazlar. Korkarlar başka yerlere burnunu sokarsın da, görülmeyecek şeyleri görüverirsin diye. Bunu da böyle söylemezler kibarlıkmış gibi sunarlar adaya. Dikkatli bir aday gelen IK görevlisinin gözünden anlar.
Oturursun masaya, hoş geldiniz beş gittinizden sonra "kusura bakmayın, okuyacak vaktimiz olmadı, özgeçmişinizi dinleyebilir miyiz?" derler. Bu soru kelimeler ile anlatılamayacak kadar bir densizliktir. O anda kalkıp gitmek isterim. Bunu yaptığım da olmuştur ayrıca. Ama bazen de bu soru, bu ülkede kültürel bir olgu olsa gerek, lütfen otur ve sinirlenmeden görüşmenin devamını getirmeye çalış diye konuşurum kendi kendimle. Aslında en iyi yöntem, maddiyatı bir kenara bırakıp hislerime güvenmektir. Ne zamanki hislerime güvenmedim ve çabuk karar verme, bak seni beğendiler, belki sen de onları beğenirsin, ön yargılı olma, kendine ve onlara zaman tanı dedim, işte o zamanlar çok yanıldım. Bu soruyu soran şirketlerdeki süreçler bir türlü ilerlemez. Siz de tez canlıysanız, bir işi hallettirene kadar içiniz kurur.
Görüşme bittiğinde sizin de soracaklarınız ya da ekleyecekleriniz var mı diye sorarlar. Çünkü IK el kitaplarındaki görüşme tekniklerinde böyle ezberletilmektedir. Aday sorularını sorunca da, bir suratınıza öfff demedikleri kalır. Bir an evvel bitirse gitse de, bir kahve sigara içsek düşüncesinin bayansa buğulu bakan gözlerinin, erkekse kaçak bakışlarının ardında yattığı açık seçik ortadadır. Bu tip şirketlerde el kitabında yazmayan bir sorunla karşı karşıya kalındığında takılmış plak gibi olur. Sürekli başa döner. Sonuca bir türlü ulaşılmaz.
Kurumsal yaşam boyunca şunu öğrendim, işini ve ünvanını kendinden daha önemli bulanlar, ki bu tipleri anında farkedersiniz, etraflarına ve kendilerine hayatı zindan ederler. Kıssadan hisse, ön yargılarıma güveneceğim. Onların işlevi her şeyden önce beni korumak.
Aklıma bir de başka bir test daha geldi. Girersin görüşemeye, ne içerdiniz? diye sorarlar. Mutlaka bir şeyler isterim. Sonra da kimin getirdiğine, getirenden ne şekilde istendiğine, servis yapılırken ki stresin derecesine bakarım. Bunlar önemli ipuçlarıdır. Yoksa görüşme diye beni alıp dört duvarla örülü, kapalı bir odaya koydukları malum. Bir sorgu lambası eksiktir odada. Bu durumda başka nasıl tanıyabilirim ki, çalışmak istediğim şirketin bana uygun olup olmadığını, içerde nelerin döndüğünü, insan ilişkilerinin nasıl olduğunu. Önemli olan IK'yı istemediği şeyleri yapmaya zorlamak, cevabını veremeyeceği soruları sorarak dengesini bozmaktır ki, gerçek tutumlar ortaya dökülsün. Gerektiğinde oyuna karşı aynı oyunla cevap vermek...
18 Haziran 2009 Perşembe
Köşe Kapmaca
İki gündür odasındaki sabit bilgisayar için bizimkiyle köşe kapmaca oynamaktan bıktım. Ne olacağı varsa, o olsun diyorum. Tabii durum buyken dün ve bugün pek bir yazı yazamadım.
Bir kaç saat önce lap top tamircisini aradım. Arızanın sebebi hala belli değil. 2-3 gün içinde bir teşhis yapılabilecekmiş. Ondan sonra da oluru, olmazı neyse bildireceklermiş.
Geçen 2 gün içinde açıkcası pek de oturup yazmaya vakit bulabilecek gibi değildim. Malum Haziran ayı, mezuniyetler ayı. Bizimki de orta okuldan mezun oldu hayırlısıyla. Bir anda büyüdü ve liseli oldu. Liseli olmak biraz da; "Ben her şeyi bilirim. Hatta en doğrusunu ben bilirim. Bırakın beni. İstediğim yere giderim. İstediğim arkadaşımla istediğim kadar telefonda konuşurum. İstediğimi istediğim zaman yerim. Ne istersem onu seyrederim. Kafam kızarsa evi terk ederim." boyutlarına kadar varabilen bir büyüme.
Bunun yanısıra liseli olmanın öylesine sakin ve hoş zamanları da var ki, sokak sokak, mağaza mağaza gezip tozup, alış veriş yaparken başkaca arkadaşa, dosta ihtiyaç duymuyorum. 2 gündür yazamamamın sebebi, biraz da bu. Dün mezuniyet yemeği için elbise, ayakkabı, çanta, vs... dedik. Bugün manikür, pedikür, kuaför derken günler göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Kalan zamanımda da, bizimkiyle köşe kapmaca oynayıp bilgisayar başına geçmektense, yorgunluktan perişan bir şekilde kanepenin üzerinde okumayı tercih ettim.
Elimde Elif Şafak'ın otobiyografik roman olarak tanımladığı, üstüne bu roman unutulmak için yazıldı dediği Siyah Süt var. Elif Şafak en sevdiğim yazarlarımızdan. Siyah Süt'ü de ilk çıktığı günlerde almıştım. Bir türlü elim varıp okuyamadım.
Neden mi? Çünkü Elif Şafak'ın bu kitapta beynini kemirip yiyen bir sürü iç sesi kişiselleştirip, onlara isimler taktığını, her birinden apayrı bir karakter yaratıp, birbirleriyle olan çekişmelerini konu ettiğini biliyordum. Ve o zamanlar ben de, benimkilerden bahseden öykümsü, romanımsı bir şeyler yazmaya kararlı olduğumdan etkilenmemek için okumamayı tercih etmiştim. Bu projemi kafamda netleştirsem bile bir türlü kağıda dökemedim. Eninde sonunda beklemekten sıkıldıım ve dün kitabı elime aldım. Ne kadar da iyi yapmışım. İki sıkının arasında yarısını geçtim bile. Bitmek üzere. Biteceği için hem üzgünüm, hem de bana kendi projemi şekillendirebilecek fikirler verdiği için çok sevinçliyim.
Bu kitapta Elif Şafak bir kadın olarak aile kurmanın, çocuk sahibi olmanın ve yazarlığı sürdürmenin zorluklarından bahsediyor. Geçmişten ve günümüzden verdiği çeşitli örnekler ile de süslüyor bunu. Kendi içinde geçen çatışmalar ise kitabın o çok önemli ve ana konusuna nefis bir güzellik katmış. Bana kalırsa bu kitap kesinlikle yazdıktan ya da okunduktan sonra unutulmak için değil, ama başucunda tutup günlük ve sıradan işlerin yeknesaklığına düşüldüğünde yeniden su yüzüne çıkabilmek için... Can simidi misali.
16 Haziran 2009 Salı
Sınırsız Rüyalar Diyarı - James Graham Ballard
Geçen sene baharda saygıdeğer bir bankamızın deniz kenarındaki bir binasında çalışmaktaydım. Servis kullanmama lüksüne sahip olduğumdan evden işe, işten eve vapurla gidip geliyor, evden termos bardağa doldurduğum sıcacık kahvemin yanısıra marmara denizinin kokularını içime çekerek sakin sakin kitabımı okuyordum.
Belki de o yüzden ben bu bankada, 1 tam yıl çalışabildim. Şirketi taşıma dedikoduları çıktığında başka bir firmaya iyi bir maaş artışı ile geçtim. Ancak orada umduğumu bulamayıp, bir de sevgili vapurumdan olduktan sonra, şirket maslak gökdelenlerindeydi, bildiğiniz gibi şu anda evden iş yapmaya çalışıyorum.
Bir gün vapurda, hem kitabımı okuyor, hem de dışarda ayakta gidiyordum. Yukarı çıkan merdivenlerin yan duvarına yaslanmıştım. Bir anda çığlıklar koptu. Başımı kaldırdım. Ani gelen dalga kenarda duran birini baştan aşağı yıkamıştı. Suya düşmüş de, geri çıkarmışlar havasındaydı. Ben o zavallıya bakarken, karşı duvara benim gibi yaslanmış kitap okuyan biri dikkatimi çekti. Akabinde kitabına baktım. Reşat Ekrem Koçu yazıyordu. Unutmamışım.
Akşam eve dönerken denizde lodos çıktı, vapur seferleri iptal oldu ve ben ilk defa servise binmek zorunda kaldım. Bir de baktım ki, sabah vapurda elinde kitap okurken gördüğüm kişi, ikinci sırada cam kenarında oturuyor. Ben de gidip yanına oturdum. Meğerse o da beni görmüş ve elimdeki kitap ile ilgilenmiş. İşte bu şekilde başlayan arkadaşlığımız halen devam ediyor. Bugün burada paylaşmak istediğim kitabı ise onun tavsiyesi ile hatta birlikteyken Nezih kitabevinden aldık. Şimdi de ben başkalarına tavsiye etmek istiyorum.
Kitap garip mi garip. Uçuk mu uçuk. Yazarı sanki bu dünyadan değilmiş gibi. Hani hep bir arkadaşınız olur. Sabah serviste işe giderken size gördüğü saçma rüyaları anlatmayı iş bilir. Kendi çok eğlenir, siz de kırmadan dinlersiniz ya... Biraz abarttım. Doğru ki, ismi üstünde kitap saçma sapan bir rüya gibi ama gerçekte öyle değil. Bir kere çok kolay okunuyor ve sürükleyici. Müthiş bir düş gücü. İkincisi Ballard yaşam ile ölüm arasında bir yerlere sıkışmış kalmışlıktan bahsediyor. Bu hem kabus, hem değil. "Uyku, yaşamla ölüm arasında kalmaktır. Her gece yatağa girip gözlerimizi kapattığımızda, ertesi sabaha açıp açmamanın savaşını veririz" diyenler için... Olayların geçtiği mekan, sanki Araf'ın bir tasviri. Oradan kurtulmanın yolunu bulmak size kalmış. Ne tarafa geçeceğiniz de aynı şekilde. Yaşam mı ağır basıyor? Yoksa öbür dünya mı?
Üçüncü neden ise ise Ballard'ın yaşamını incelediğimde ortaya çıktı. 1930'da Şanghay'da doğmuş. Çin'in Japonya'yı işgali ile, 1942 yılından ikinci dünya savaşının sonuna kadar bir toplama kampında tutuklu kalmış. Yine hareketli geçen bir çok seneden sonra evlenmiş, 1955 yılı gibi ailesi genişlemeye başlayınca bu romandaki olayların geçtiği Londra'nın banliyösü Shepperton'a taşınmış ve oradan yazmaya devam etmiş. Benim okuduğum kitabı Unlimited Dream Company 1980'de yazılmış. Çok daha ünlü kitapları var, onları da sırayla okuyacağım. Ve bu yazar, geçtiğimiz nisan ayında, tam tamına 19 nisan, yine Shepperton'da ölmüş.
Peder Wingate'in sözlerini anımsadım, artık bu dünyadaki ahlaksızlıkların öbür dünyadaki erdemlerin simgeleri olduğundan emindim. Ve yalnızca, bu simgelerin en aşırısı aracılığıyla kaçışımı gerçekleştirebilecektim. [...]
Son anda, onu göğsümden içeri yerleştirirken bir korku ve rahatlama çığlığı attı. Uzun bacaklarını benimkilerin içinde hissettim, kemiklerinin gövdesi uyluk kemiklerimin etrafına dolanıyor, kaba etleri ellerimin içine karışıyordu. ..., kafatası kemikleri doğumundan beri ilk kez açıldı. Kafatasının mozaiği, kafamın birleşim çizgilerinden içeri battı. [...] Son bir iç çekişle etimin içinde eridi; babasının rahminde yeniden doğan bir oğul... [...]
Kendime sarılırken içimdeki ona da sarılıyordum.
15 Haziran 2009 Pazartesi
Aksamalar Olabilir
Kısa kısa notlar yazarak bugünü geçiştiriyorum.
Bu aralar yazı işi biraz sekteye uğrayacaK :
1) Benim diz üstü çöktü. Kızımın sabitini kullanmak için yalvarmak lazım. Ya da evde olmadığı zamanları kollamak. Gizli gizli yazmak. Biraz zor.
2) Hali hazırda yazmaya başladıklarımı yedeklemediğimden allaha duacıyım.
3) Henüz yapım aşamasında olan www.bebegimveailem.blogspot.com sitesinde Yazarlar başlığı altında Kunegond Güncesi olarak yazmaya başladım. İlk yazımı gönderdim bile. Şimdi ikincisini hazırlıyorum. Yaşasın. Çok heyecanlıyım.
4) Yazı harici dünyevi işlere vakit ayırmam gerekiyor. Hem sıkıcı işleri yap, hem yazıya konsantre olmaya çalış. Biraz zor. Bu aralar yazsam yazsam ancak külkedisinin çağdaş versiyonunu yazabilirim.
5) Bu sabah bir hamster yavrusunun samanların altından belirdiğini gördüm. Katliamdan bir tanesi kaçabilmiş. Ama onu da kaldırıp yemek kaplarının içine koymuşlar. Son Yemek mi, acaba? Hamster'lar için birazdan gidip çiğ sosis alacağım. Belki o zaman bu yavrunun peşini bırakırlar.
6) Annem Antalya'ya tatile gidiyor. Onun kedisi de bize gelecek. Kediler 3'lüyor. Aile kalabalıklaştı.
7) Ballard'ın Unlimited Dream Company isimli kitabını okuyorum. Türkçe çevirisini tabii ki... Ama ingilizcesi daha çarpıcı geldi. Çok uçuk bir kitap. Tavsiye ederim.
14 Haziran 2009 Pazar
"Yas"tayız
Evde genel yas ilan edilmiştir. Hamster'lar beş yavruyu birden yediler.
Anne ve Baba hamster'ları şiddetle kınıyoruz.
Acaba aç mı kaldılar?
Ne kadar aç olsan da yavrunu çiğ çiğ yiyebilir misin?
Yam, yam, yam...
13 Haziran 2009 Cumartesi
Herkesi Blog Yazmaya Davet Ediyorum...
Evet. Okuma yazma bilen herkesi kendisine bir blog açma ve içine düzenli olarak bir şeyler yazmaya devam ediyorum. Bence son zamanların en büyük buluşu bu blog işi.
Hayat boyu susturulmaya alışkınlar için bulunmaz nimet.
“Sus ya, ne olur bir sus”
“Kapa çeneni”
“Şşşt, sessiz olalım lütfen”
“Amma konuştun kardeşim be ya, adamda kafa bırakmadın vallahi”
Bu konuşmalar çok tanıdık geldi değil mi? Sizi bilmem ama, benim her gün etraftan duyduğum sözler bunlar.
Yaş ilerledikçe söyleyecek sözün bol olması gibi bir durum da söz konusu. Gerçi gençlerin de kendilerini özgürce ifade etme istekleri olduğuna eminim. Onların da söyleyecek o kadar çok şeyi var ki. Kendi kızımdan biliyorum. Yani bir dinleyen olursa. Yargılamadan ama... Bu birincil şart. Bizim de, yani ikinci baharında olanların, gençlerden ve çocuklardan öğrenecek çok şeyi...Bana kalırsa kendini ifade etmek tüm zamanların en temel ihtiyaçlardan bir tanesi. Yemek gibi, su gibi. İnsanların yaşamında öylesine önemli bir yeri var ki, ifade özgürlüğü kavramı bunca değerli... Uğruna ne savaşlar, ne kıyımlar yapılıyor.
Ayrıca çok meşhur olan bazı güzel sözlere bakarsak :
Ara not: Çoğu sözü tam olarak hatırlayamayacağımdan aklımda kaldığı kadarı ile kendi kelimelerimle yeniden oluşturuyorum. Kimlerin söylediğini hatırlayabilmek ise benim harcım değil. Zaten çok bildik şeyler.
Söz uçar gider, baki kalan yazıdır.
Blog yazın. Herkesin düşüncesi, deneyimi, anlatacakları değerlidir. Etrafınızdakiler ilgilenmese bile, dünya yüzünde onları okuyacak birileri mutlaka vardır. Bugün yazılanlar, bu devirde olmasa bile gelecek yüzyıllardaki uygarlıkların en değerli hazineleri olacaktır. Bakınız Uygur yazıtları, Musa’nın tabletleri vs...
Sükut altındır.
Evet gerçekten de sükut altındır. Üstelik size gizemli bir kişilik kazanırır. Senelerce gevezelik yapmış biri olarak gevezelerin asla dinlenmediğini söyleyebilirim. Kadın ya da erkek kim olursa olsun çok konuşanı kimse dinlemiyor. Gel gör ki insan kendi kendini ifade etmek, hatta bazen semalara haykırmak istiyor. Bkz. Kendi kendine konuşanlar. Çoklu kişilikler. Ya da tamamiyle bir içe dönüş söz konusu oluyor. Bu durumda da tecrübeyle sabittir konuşma aslında hiç bitmiyor. Sadece sahneler beyinin içinde, dışarıya ses çıkarmadan sonsuza kadar sürüp gidiyor. Bkz. Depresifler. Her iki durumda da sonuç akıl hastanesi. Öyleyse yazın. Anti-tımarhane özelliği var.
Daha eklenecek çok söz var... Vakit doldu. Gerisi de başka bir gönderiye.
Kıssadan hisse, haydin yazıya...
12 Haziran 2009 Cuma
İstifa Ediyorum...
Evden çalışmak zor iş. Hele bugün içim kurudu, içim. Sabahtan beri bir yazıyı derleyip toplayıp, şuracığa gönderemedim. Tamam. Bugün günlerden cuma. Herkesin bir acelesi var. Bilmiyorum, kim nereye yetişecek? Sonuçta ben buradayım. Gerçi, nedense benim de çok işim var. Ne bu yoğunluk? İşte tam da bu zamanlarda köye çekilesim geliyor.
Bu hafta sınavlara çalıştığı için bizimki evde. Okulu tatil etmişler. Yoksa ben rapor falan alma yanlısı değilim. Tabii, günde 3 öğün yemek yap, kaldır muhabbeti var. Ben kendim ekmek arası yiyerek ya da rejimde isem bir havuç kemirerek olayı geçiştiririm. Zaten biliyorsunuz, yemek haplarının çıkmasını dört gözle bekliyorum. Bir de parantez içinde söylüyorum. Bizim kız duymasın. Bugüne kadar böylesine ciddi ve düzenli çalıştığını hiç görmemiştim. Ne yalan söyleyeyim. Kafasına darbe aldığından şüphe ediyorum. Ya da okulda çok korkutmuşlar zavallıcığı. Ama yine de aktivitelerinden, sanal sohbetlerinden ve arkadaş gezmelerinden geri kaldığını da düşünmeyin. Biraz önce çıktı gitti işte. Dans provaları var. Pazar günü de gösterileri. High School Musical'den bu yana Modern Dans prim yaptı. Götürebildiği yere kadar gider, ben karışmam dedim.
Gidecek her hangi bir ofisin olmaması, orada seni zincirle masa başına bağlayan ve sadece belirli saatlerde gün yüzü görmene izin veren amirlerin bulunmaması fikri muhteşem. Ancak bunun yerine evde kalma durumu, işi biraz sorunsal yapıyor. Şöyle ki, telefon hiç durmuyor ve ben açmadığım zaman santrale düşmesi ve oradaki memurun not alması gibi bir durum yok. Sesli yanıt sistemini nedense ev telefonu olunca kimse kullanmıyor. Onun yerine 5 dakikada bir denemeyi tercih ediyorlar.
11 Haziran 2009 Perşembe
Son Mektup
Sevgili Selma,
Bu sana son mektubum. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Zaman zaman dalıp gidiyorum, kendimde değil gibiyim. Şu an işini bitirmiş olmanın mutluluğu ve gururu içindeyim. Yapmalıydım ve bir kere bile tereddüt etmedim. Kemal’i hatırlarsın. Annemle babamın o garip kazasından sonra üstüne bir tuhaf haller geldi. Korkuyorum. Bugüne kadar varsa yoksa Kemal’di, biliyorsun. Tüm gözler onun üzerindeydi. Şimdi eşitiz. Benden iyice uzaklaşmaya başladı. O zamanlar pek üstünde durmadım. Şoku atlatsın geçer dedim. Ne de olsa ağabeyimdir, beni bırakmaz dedim. Onun tek seveni benim artık. O da benim hayattaki tek dayanağım, her şeyim, biliyorsun. Bir de Necla kaltağı var, hatırladın mı?
Artık yok. Bu sabah şafakla birlikte kuşlukların orada cesedini buldular. Bıçaklanmış. Korkuyorum. Ağabeyimin peşinden ayrılmıyordu. Ben yukarıda iş yetiştireyim derdindeyken, o, her fırsatta dükkana damlıyordu. Görecektin, kırıtmalarını. Gebertesim geliyordu. Sonra da kendi kendime, bırak mutlu etsin ağabeyimi, hem sonra bana da yandaşlık eder, onlardan başka kimim var ki diyordum. Hem ağabeyim beni sever. Birlikte gül gibi geçinir gideriz.
Dün dükkana indim. Dış kapı içerden sürgülü. Arkadan çıkmış bir yere gitmiş herhalde dedim. Keşke bana haber verseydi. Dükkan kapalı kalmasın. Sonra iç taraftan gelen kıkırdamaları farkettim. Sessizce perdenin yanına sokuldum. Dinledim. Fısıltılar, nefes alıp vermeler. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ağabeyimin “karanlık çöktükten sonra kuşluklardan alırım seni, kısmetse 1 hafta içinde Almanya’da oluruz’ demesiyle kendime geldim. Domuz karı. Fitne fucur. Ağabeyim bilmez bunları. Saftır o. Hep bu kaltağın yüzünden. Yalnızlık kötü. Korkuyorum.
Dün gece ağabeyim sabaha karşı geri geldi. Bekliyordum. Odamdan ayak seslerini duydum. Uyumuyordum. Ne oldu acaba? Doğruca odasına gitti. Sendelemesinden anladım. İçmiş. Sağa sola çarpıyor. Canım ağabeyim benim. Ben sana bakarım, sen hiç merak etme. Hele bir atlat. Kapısını çekti. Yatağımdan kalkmadım. İçimden, Necla, dedim. Yanına bırakacağımı mı sandın, dedim. Ağabeyim elbet anlar senin ne mal olduğunu. O ara dalmışım. Gün ağırırken komşunun Hülya, aşağıdan bağırdı. İrkildim. Bir çırpıda iniverdim. Ağabeyimi uyandıracak. Seninkini bulmuşlar. Fazla sürmemiş. Sevincimi zor gizledim. İçimde bir garip korku. Ya şimdi bunu da alıp götürürlerse. Yalnızlık. Aklım bulandı.
Koşarak yukarı çıktım. Ağabeyimin odasına girdim. Pencereden gün ışığı görünüyor. Ağabeyim yatağa ölü gibi uzanmış. Başını duvara çevirmiş. Kendinden geçmiş. Ah, ne yaptın sen, dedim. Başımızı öyle bir belaya soktun ki. Temizle temizleyebilirsen. Nasıl altından kalkılır ki bunun. Kapının oracıkta yığılmışım. Ayıldığımda ağabeyim hala kıpırdamadan yatıyordu. Odadan çıkmadan yüzüne son bir kez daha baktım. Ölü gibi. Ölünce günahlarından arınır insan. Yeniden tertemiz olursun. Saf. Kurtulursun pisliklerinden. Necla gibilerden.
Koşarak mutfağa gittim. Bilirsin, arayınca bulunmaz zaten. Hangi cehennemin dibindeydi şu küçük tüp. En son temmuzdu sanırım. Babamların kazasından altı ay sonra. Hep birlikte yaylaya çıkmıştık. Necla saklambaç oynamak istemişti. Yalnızlık. Korkuyorum. Sonunda tüpü buldum. Götürdüm odasına koydum. Gazı ardına kadar açtım ve çıktım. Sızıntı yapmasın diye de kapının altına havluları sıkıştırdım.
Sonra bütün günü dükkanda geçirdim. Ağabeyimi soranlara hasta, yatıyor dedim. Bütün gece başında bekledim, ateşler içinde yandı çocuk, dedim. Artık korkmuyorum. Bundan böyle yalnız kalmayacağım. Ateşler. Alevler. Yeniden gece olmasını bekledim.
Selmacığım, mektubumun sonuna geldim sayılır. Yanan tahtaların neşeli çıtırtılarını duyuyorum. Alevler bacayı sarmak üzere. Artık çıkmalıyım. Bir kaç işim daha var. Sonra ben de tertemiz beni bekleyen ağabeyimin yanına gideceğim.
Seni sevgiyle kucaklıyor ve elveda diyorum. Kendine iyi bak.
Ziynet.
10 Haziran 2009 Çarşamba
Kabuslarım
Bu aralar aklımı kurcalayan bir sürü şey var. Birincisi Hayır diyememe illeti. Ne kadar yazsam da çizsem de, bu işi bir türlü beceremiyorum. İş hayatında zaman zaman hayır desem bile özel hayatımda bunu yapmakta zorlanıyorum.
MobyDick'in yazarı Herman Melville'in beyaz balina ile karşılaştırıldığında kısacık kalan bir öyküsü var. İsmi Katip Bartleby. İşte bu aralar bu katibin izinde yürümek istiyorum. Açıkçası imreniyorum. Bu adam adı üstünde katip ama bir gün kendisine geliyorlar. Belki de hep varlardı bilemiyorum. Buyurulan işlere "Yapmamayı tercih ederim" diye cevap veriyor. Ve sonra da öldür allah kararından vazgeçmiyor. Peki sonunda ne oluyor? Okumak lazım.
Başka sinir olduğum bir huyum daha varki, o da olur olmaz herkese yardım teklif etmek. Bu özelliğimde öylesine içime işlemiş. İşi, dün akşam rüyamda görmeye kadar vardırdım. Rüya değilde kabus desek daha yerinde olur. Bir eğitim düzenlemişim. Aslında ne yaptığım da pek belli değil ama sorumlu gibi bir şeyim. Katılımcılar var. Bir de eğitmen var. Katılımcılardan uygulama yapmaları isteniyor. Oyun gibi bir şeyler. Hatta giysili, çalgılı, sahneye koymalı, tam tamına dört dörtlük bir şey. Daha sonra da katılımcılardan bu eğitimi ve oyunları değerlendirmelerinin istenmesi gerek. Her günün sonunda. Düzenli bir şekilde. Eğitmen bunun için bir form ön görmemiş. Her birine sorarak yapmayı göze almış. Bir yandan da hayıflanıyor. Nasıl yapacağım. Vakit alır. Katılımcı çok. Karmaşa olacak şeklinde. Hemen bir form düzenleyelim diyorum. Off şimdi yetişmez diyor. Bir A4 kağıdına isimleri yazıp, eğri büyrü çizgiler falan çekmeye çalışıyor. Tablo yapacak. Sonra da her kutucuğun içine kişisel değerlendirmeleri yazacak. Hem sinirleniyorum. Hem dayanamıyorum. Dur sen, öyle olmaz ben bilgisayarda düzgün değerlendirme formları yapayım diyorum. Hatta önce sen yap diyorum. Ben yapamam şimdi cevabını alınca, işi üstleniyorum. Sonra da kendi kendime kızıyorum. Şen şakrak ortalarda gezip gözetim yapmak varken ne diye başkalarının işine el atıyorsun diye. Sonra bir bakıyorum ben bu formlarla uğraşırken o baş köşelerde şen şakrak eğleniyor. Bu da benim kabusum işte...
Başka bir kabusum da alışverişe çıkmak. Bu gerçek kabuslardan. Bakkal, market, giysi, ayakkabı ne olursa ama, her türlü alışverişten nefret ediyorum. Satın almayı ve saatlerce bakmayı sevdiğim şeyler; Kitap, CD ve DVD'ler. Bunun dışında diğer alışverişlerim çok kısa sürer, öyle saatlerce dükkan gezemem. En kolay giysi ve ayakkabı aldığım yer Marks&Spencer. O da neden? Çünkü aynı market usulü çok düzenli yerleştirilmiş. Mağazaya girdiğim anda hangi askıda ne model var görüyorum. Bir askıda beş bin model, tüm bedenler, tüm renkler karışık yerleştirilen ve içlerinden ayırıp seçme işlemini müşteriden bekleyen bir çeşit mağaza düzenleme sistemi denilen sistemsizlikten nefret ediyorum. Ama şimdilerde malum kriz Marks&Spencer'ın yanına yaklaşamıyorum. Nereden alışveriş yapılır bilemiyorum. Ayrıca acil ayakkabıya ihtiyacım var. Çok modelli ayakkabıcılar kafamı karıştırıyor. Hiç bir şey bulamıyorum. O kadar ki, hala baharlık topuklularla ya da basketlerle geziyorum. Yani ya kaplumbağa hızındayım ya da ayaklarım pişiyor. Geçen gün çıktığımızda arkadaşım dayanamadı, onun evine uğradık bana eski sandaletlerini verdi.
Az kaldı unutuyordum. Marks&Spencer'ın en sevdiğim başka bir özelliği de hiç sorgu sual etmeden aldıklarımı geri alması ya da değiştirmesidir. Soyunma odalarında bunalan ben, bazen olabileceğini düşündüklerimi toplar eve gelirim. Odamda rahat rahat dener bakarım, olmadı mı ertesi gün geri götürürüm.
Kısa not: Hamster'lar kendi yavrularını afiyetle yiyorlar. Yedi taneydiler ya beş tane kalmışlar. Ama ortada ceset yok.
09 Haziran 2009 Salı
Yine Beyoğlu
Bu aralar Beyoğlu epeyce hareketli. Hafta sonunda Galata Kulesi dibinde Pazartesi-Çarşamba arası Tasarım Festivali olacağını okudum. Bir de gidip yerinde görelim dedim. Amerika'da çalışan kız arkadaşımın da son günüydü. Ben de oralarda sonca dence alışveriş yaparım dedi. Böylelikle programı kararlaştırmak kolay oldu.
Dolayısıyla sabah erkenden karşıya geçtim. Buluştuk. Teşvikiye Saray'da sucuklu yumurta , bal kaymak ve açık çay ile kahvaltı yaptık. Nişantaşı'ndaki Starbucks'tan kahvelerimizi alıp yola koyulduk. O arada arkadaşımın kız kardeşi aradı. Galatasaray Lisesinde halka açık festival varmış. Tamam dedik. Yürümeye Taksim'den başladık. Beyoğlu her zamanki gibi kalabalık. Dünya Fitaş sinemalarının olduğu binanın uzağından geçerek Tünele doğru indik. Biliyorsunuz, o binanın camları pek sağlam değil. Aşağı iniveriyor. Bu arada bina deyince bir aralar Sun Plaza'da çalışmışlığım var. O gökdelenin de camları aşağı iniveriyor. Ve işin komik tarafı bina sahibi ve yöneticisinin umurunda değil. Hayati tehlike olmazmış. Çünkü, o kadar yüksekten camlar aşağı inerken un ufak olurlarmış. Konuya dönüyorum. Galatasaray Lisesini çok güzel süslemişler. Her tarafta kırmızı sarı balonlar, puflar, standlar. Biz girdiğimizde amfi'de Sunay Akın ile söyleşi vardı. Bahçede sahne kurulmuş. Öğrenciler canlı müzik yaptılar. Perşembeye kadar programda her gece saat 22'de ünlü sanatçılar var. Mesela dün akşam Grup Gündoğarken vardı. Kaçırdık. Perşembe Nil Karaibrahimgil sahnede olacak. Festival'in tüm programı burada. Katılım ücretsiz. Sevenlere duyurulur.
Oradan Konak Cafe'ye çıktık. Adresi almamışım. Tarif de edemeyeceğim, oraya gidince sora sora bulunur. Bağdat bile bulunduğuna göre... Yukarıda manzara muhteşem. Neredeyse Galata Kulesine çıkmış gibi. Bina ve asansör özenle dekore edilmiş. Yukarıdaki fotograflar, kırmızı sarı olanı hariç hepsi bu cafede çektiklerim. Fiyatlar çok ucuz değil.
2 taze sıkılmış portakal suyu, 1 kutu buzlu çay, 5 parçalık 1 porsiyon sigara böreği 27 tl ödedik. Dün hava çok sıcak ve nemli olduğundan çay ya da kahve içmek istemedik. Milk shake içmeye karar vermiştik ama garsonla anlaşamayınca meyve suyuna döndük.
08 Haziran 2009 Pazartesi
Hamster Affair
Dün akşam televizyonun karşısında kanepelere yayılmış oturuyoruz. Digitürk'te Mental adında bir dizi başlamış. Psikiyatri Kliniğinde yeni ve farklı bir bölüm başkanının gelişi ile gelişen olayları anlatan tam bana göre bir dizi. Hem seyrediyorum hem de gözümün bir ucuyla hamster'lara bakıyorum. Bıcır bıcır sesler geliyor. Bu akşam kendi çaplarında epeyce gürültü çıkarıyorlar. Acaba yiyecekleri mi bitti diye düşünüyorum. Yemek kapları boş gözüküyor. Doldurulduktan iki saniye sonra kabı devirip, çekirdekleri ve diğer besinleri kafesin dibine saçtıkları için pek aldırmıyorum. Uzaktan görebildiğim kadarı ile yerdeki talaşların arasında kırmızımsı renkte bir şeyler var. Umursamıyorum. Seyrettiğim dizi çok güzel ve heyecanlı. Kendimi kaptırıyorum.
Bir ara uykumuz geliyor. Hadi yatalım artık diyoruz. İçeri giderken kafese yine göz ucuyla bakıyorum. Yemek kaplarının orada, talaşların arasından görünen doğranmış çileğe benzer minik bir şeyler var. Zaman zaman marul, havuç, elma gibi taze besinler verip çeşitli denemeler yaptığından eşime sen bunlara çilek mi verdin diyorum. Bak yememişler diyeceğim.
Ondan cevap gelmeyince kafese iyice yaklaşıp dikkatle bakıyorum. Hayır, çilekler yenmezse çürüyüp etrafı kokutmasınlar. Zaten hamsterların kendileri yeterince kokuyorlar. Biliyorsunuz. Yaklaşmamla birlikte, gözlerim de o derece büyüyor. O da ne? Bir an donup kalıyorum. Dilim tutuluyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bizim pembe olan ve benim kız olduğundan şüphe ettiğim doğurmuş. Hem de yedi tane. Cıyak cıyak bağırıp, kıpır kıpır kaynıyorlar. Derinden gelen o gürültüde bu yedi bebeğe aitmiş.
Bu krizde bir hamster üretim çiftliği işine gireceğimizi cidden düşünmeye başlamanın sırası geldi sanırım. Belki de bu hamsterlar bizim kurtuluşumuz. :-)
Aşağıda kendilerini video'ya kaydettik. Sonuçlar pek iyi değil. Ama idare eder.
07 Haziran 2009 Pazar
Beyoğlu ve Müzik
Beyoğlu'na inmek beni daima keyiflendirmiştir. Bu seferki ise müzik okulunun sınavları ve resitali içindi.
Beyoğlu deyince aklıma sergiler, sinemalar ve Can Yayınları gelmesine rağmen dün hiç birine gidemedim. Ama, daha önceden bilmediğim bir sahafta eski kitaplara şöyle bir göz attım. Her sahafın, eski kitapların üzerine yayılıp yatan bir kedisi olması tesadüf mü yoksa bana mı öyle geldi? Acaba sokak kedileri kültürlü ve kitap mı seviyorlar? Bizim evdekilerin, daha çok temiz ve ütülenmiş mis kokan çamaşır sevdiklerine yemin edebilirim.
Çok fazla vaktim olmadığından ve sene başından beri görmediğim dostlarla beraber sohbeti tercih ettiğimden çok fazla fotograf çekmek aklıma gelmedi. Bir kaç kare görüntüleyebildim. Ancak şunu farkettim. Beyoğlu'nun arka sokaklarında derme çatma dükkanlardaki tek tük sahaflarda fiyatlar çok daha uygun. Kadıköy'ün ya da Galatasaray'ın biliyorsunuz neden ve nasıl meşhur olanlarında fiyatlar almış başını yürümüş. Geçen hafta Kadıköy'deki sahaf dükkanlarının korsan fotokopi kitap satmaya başladıklarını tespit ettim. Gerçeğinin yarı fiyatına. Hem de en yeni çıkanları bile bulmak mümkün. Çok canım sıkıldı. Kitap alacak kişilere bütçesi uygun fiyattan kitap satmak iyi bir şey, ama bunu korsacılıktan geçmeden becerebilmek için başka fikirler bulmanın mümkün olduğuna inanıyorum.
Öğrencilerin resitali güzeldi. Sahneye öncelikle ilk sene öğrencileri çıktı. Jazz piano, kontrabas, bateri ve saksafon ile kapanış yapıldı. Pembe Panter ve Charlie Parker'dan Donna Lee. En çok alkışı toplayanlar da bu jazz dörtlüsüydü. Saksafonun sesini seviyorum. Ayrıca müzik aleti olarak da gözüme çok muhteşem bir şey gibi geliyor. Bir kere sarı ve parlak, çok göz alıcı. Sonra üzerindeki gizemli düğmeler karmaşası, bu enstrümana olan ilgimi iyice arttırıyor. Dinlemesi keyif veriyor. Gariptir ki çalmayı hiç içimden geçirmedim. Haddini bilmek meselesi olabilir.
Bir zamanlar gençlik hevesi, klasik gitar çalma denemelerim olmuştu. Eğitimde birinci seneden öteye gidemedim.
Resital bittikten sonra hazır Beyoğlu'ndayken bira içmeden dönmeyelim dedik. LeMan'ın yerine ilk gidişimdi. Atmosferi beğendim. Esprili. Hoş. Malesef dışarıda yer bulamadık, içeri geçtik. Hem Beyoğlu'nun karmaşı içinde, yani piyasanın göbeğindesiniz, hem de göreceli olarak diğerlerine nazaran daha sakin. İstiklal caddesi üzerinde Mango'nun karşısındaki sokaktan girince biraz ileride solda. Mis sokak sanırım. İçerinin dekorasyonu sayesinde, kendimi orada oturduğumuz süre boyunca dergi içindeki karikatürler gibi hissettim. Benzer mekanların popülerliği ve kalabalığı karşısında nispeten daha sakin ve müziğe rağmen sohbete uygun. Fıçı biralar soğuk ve köpüklü. Fiyatlar normal. Patates kızartması, çoğu mekanda olduğu gibi donmuş paket ürün olmasına rağmen aç olunca gayet iyi gitti. Kısa bir sürede silindi süprüldü.
